28 Ocak 2016 Perşembe

Parfümün Dansı / Alıntılar 2

* Bilgeliği ellerinde tutanlar, onu her gelen serseme öylece sunamazlar. İnsanın onu alabilmek için hazırlanmış olması gerekir. Yoksa ona yararından çok zararı dokunur. Ayrıca, bilgeliğin o duru sularında yalpa vuran bir sersem suyu bulandırınca, herkese de zararı dokunur. Demek ki, bilgiyi arayan insan önce sınanmalı, buna layık olup olmadığı anlaşılmalıdır. İşte bunlardan öğrendiğime göre, öğretmenin kaba davranması o sınavın evrelerinden birincisi oluyor. sf.107

* Eğer dünyanın gündüz kadar geceye de ihtiyacı varsa, ruhun da aydınlığı dengelemek için karanlığa ihtiyacı olması gerekmez miydi? sf.114

* Yanlışın şimdiye kadar düzeltilmemiş olması, kimsenin açık açık şikayet etmemiş olmasındandı. sf.115

* Arzularımızla özdeşleşince, onları fazla ciddiye alınca, yalnız hayal kırıklığına karşı duyarlılığımızı artırmakla kalmıyoruz, ayrıca o arzuların serbestçe ve kolayca yerine gelmesini zorlaştıracak bir atmosferi yaratıyoruz. sf.122

* Uzun zaman önce, dünya henüz yamyassı kara bir suratken, göbeğinde bir ateş yanarken, daha dağlar böyle yükselip aydedeyi uzaklara itmeden önce, insanoğluna, hayat ve ölüm arasında bir seçim olanağı tanındı. Ya hile, ya yanlış bilgi yüzünden ya da başka bir sebepten, insanoğlu yanlış seçimi yaptı. İş bu kadar basit. sf.164

* İnsanları sınırlayan tanrılar değildir. İnsanları sınırlayan, insanlardır. sf. 164

* Dannyboy: Hayatta üzüntü pek boldur. Ölüm de ek bir üzüntüdür. Korku, kaygı, suçluluk, hatta biraz nevroz, hayatın kabul etmesi zor gelen bu sonucuna doğal tepkilerdir. Ama seçilecek yol, bu tepkileri fazla ciddiye almamaktır. Şu vücut denen kutuda geçireceğin kısa zamanı, o üzüntülerle işbirliği yaparak önemsizleştirmemektir. 
Priscilla: Bana öyle geliyor ki, mutlu denilen insanlar asıl önemsiz olanlar. Gerçeklerden kaçıyor, önemli şeyleri hiç düşünmüyorlar. 
Dannyboy: Gerçeklik özneldir. Bu kültürde tatsız ve ciddi şeyleri önemli sayma eğilimi var. Mutlu sersemler konusunda haklısınız. Ama onlar mutlu olmaktan çok, beyinleri çıkarılmış tipler. Beri yandan, asık suratlı mutsuzun durumu da aynı derece gülünç. İnsan mutsuzken dikkati hep kendine döner. Kendini çok ciddiye alır. Mutlular, yani kendilerini gerçekten sevenlerse, pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında, istemez, karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. Mutsuzluk, kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır. sf.228

* Ben çok gençken, çocukken, sabahları annemle babamın yatağına tırmanır, ikisinin arasında yatardım. İkisi de hemen bana arkalarını dönerlerdi. Birer kitap desteği gibi. Benim de kendimi kitap sanarak büyümemden doğal bir şey olamazdı. sf.228

* Bildiğimiz bir şey varsa, beş duyumuzdan belleğe en yakından bağlı olan, koku almadır. İnsanoğlu yönelimlerinde giderek görselleşmiş de olsa, koku organı çok küçülmüş de olsa, belleği uyandırmak konusunda göz, koku duyusuyla asla rekabet edemez. Kokunun çağrıştırdığı anılar, görsel imgelemin ve sesindekilerden çok daha çabuk ve canlı biçimde ortaya çıkar. Hatta psikiyatrisler, hastada bastırılmış çocukluk anılarını canlandırmaya uğraşırken, parfümden ve kokulardan yararlanmaya başlamış bulunmaktadırlar. sf.246

* Koku, ölmekte olan bir insanı en son terk eden duygudur. Görme, duyma ve hatta dokunma gittikten sonra, ölmek üzere olanlar koku duyularına tutunurlar. sf.246

* Koku, esn eski anılarımız için bir kanaldır. Beri yandan, gelecek yaşamımıza da bizimle birlikte girebilir. Bu arada da insanı keyiflendirir, hayal gücünü körükler, düşünceleri biçimlendirir, davranışı değiştirir. Geçmişle en güçlü bağımız, geleceğe olan yolculuğumuzda en sadık yol arkadaşımızdır. Tarihöncesi, tarih, sonraki yaşam, hep onun alanıdır. Koku pekala ebediyetin simgesi olabilir. sf.246

* İnsanın amaçları, idealleri, uğrunda mücadele edeceği nedenleri varsa, o zaman o insan, kafasının üzerinde sıçan kılına asılı sallanan kılıca tüm dikkatini veremez. Her birimize bir yolculuk bileti verilmiştir. Eğer yolculuk ilginçse (sıkıcıysa tek suçlusu kendimiz oluruz), o zaman çevremize bakıp zevkini çıkarırız (ne de çabuk geçiyordur manzara yanımızdan!), çevredeki diğer yolcularla çene çalarız, sık sık kalkıp tuvalete ziyaretler yaparız, günah çıkarırız.. ama bileti kaldırıp da bakmaz, üzerinde yazılı son istasyonun adını okumayız. Oysa açık seçik yazılıdır orada: Dipsiz Kuyu. 
Ama yolun sarsıntıları arasında ne kadar görmezden gelirsek gelelim, bizi bekleyen ölüm hep oradadır. Perdelerin hemen ardındadır. Daha doğrusu, çorbamızın içindedir. Bir türlü temizleyemediğimiz kire benzer. Eğer insan dindarsa, dipsiz kuyuya yuvarlanışını bir mantığa oturtur. Eğer insanın mizah anlayışı varsa (bu konuda iyi bir mizah anlayışı, şimdiye kadar bulunmuş dinlerin hepsinden daha yararlıdır), insan espriyle, alaycılıkla onu en aza indirebilir. Ama hayalet yine de orada durur. Gece gündüz, her gün, her yaptığımızı elindeki tebeşirle gri bir renge boyar. Yaptığımız şeylerin pek çoğunu, bilinçaltımızda, dolaylı olarak, ölüm düşüncesinden kurtulmak için yaparız. Belki de kendimizi, yaptıklarımızla çok değerli, çok vazgeçilmez kılmayı, ölümün bizi almakta tereddüt etmesini sağlamayı amaçlarız. O kılıç kafamıza düşse bile, şanslı olup hala hayatta kalanların anılarında yaşayabilmeyi garanti etmek isteriz. sf.267

* Ölüm herkesin çorbasındaki sinektir. Ölümü insanoğlu hiçbir zaman kabullenememiştir, bugün ise, eskisi kadar bile kabullenmemektedir. sf.268

* (...) sakin olmasının nedeni, Wiggs'in ona katı gerçeklerin hayatın tek gerçekleri olmadığını öğretmesiydi. Pek çok ve çeşitli gerçekler vardı. İnsan enerjisini doğru odaklayabilirse, hangi gerçekte yaşamak istiyorsa, belli bir noktaya kadar, onu seçmeyi başarabilirdi. Belki gerçeklerin en katısından bile kurnaz davranabilir, onu bile yenebilirdi. sf.297

* Düşman onların gözünde ölümü temsil ediyor. Hükümetin propaganda değirmeni düşmanı duygusuz, her şeyi yiyen bir canavar gibi gösteriyor. Demek savaşa gittiğimiz zaman soylu bir amaç uğruna gidiyoruz. Hayat adına savaşıyoruz. Ölüme karşı. Amacımız ölümü yok etmek. Bunun saçmalığını göremeyişimiz de ölümden böylesine çok nefret ettiğimiz için. Öyle nefret ediyoruz ki, onun yürüyüşünü durdurmak için öldürmeye, hatta ölmeye bile hazırız. sf.297

* Kendimizi kandırırken savaşı din gibi önemseriz. Savaşı da, dini de kucaklarız. Genellikle ikisini aynı anda kucaklarız. Bunu,  ölümü yenme aracı olarak kullanmak amacıyla yaparız. Ama ikisinin de ölümü geriletmeye zerre kadar yararı olmaz. sf.298

* Bizim sorunumuz nüfus fazlalığı değil, toprak ziyanı. Gül bahçesindeki yaban otları gibi her yana yayılıyoruz. Gerekenden bin kat fazla yer işgal ediyoruz. Yatay gelişme yerine dikey gelişmeyi teşvik etsek, dönümler üzerine ikişer katlı evler yapacağımız yerde, yüksek apartmanlar yapsak, yer yeter de artar bile. Binalar yeterince yüksek olsa, ki buna yeterli teknolojimiz var, dünyanın nüfusunu iki katına çıkarıp, yine de hepsini bir tek Teksas Eyaleti'ne sığdırabilirdik. Rahat rahat hem de. Gezegenin geri kalan tarafları tarım ve eğlence yerleri olurdu. Ya da yabanıl bırakılırdı. Yine fil sürüleri gezerdi ortalıkta. Anacaddelerde bufalolar koşardı. sf.298

* Kalp hastalığı, kişisel kötü alışkanlıklardan doğuyordu. Savaş da siyasi kötü alışkanlıklardan doğuyordu. sf.305

* Hayır, dostlarım, beni rahatsız eden... özgün yaşantının yokluğu. Her şey o kadar sahte ki. Her şey yapay, sentetik, sulanmış ve standardize olmuş. Daha yarım yüzyıl önce California'da altmış üç tür marul yetiştirilirdi. Bugün yalnızca dört tür kaldı. Onlar da en iyi marullar değil. Tadı veya besin değeri en yüksek olanlar değil. Raf ömrü uzun olan, süpermarkette güvenli, temiz, tornadan çıkmış gibi gözükebilecek olan melez türler. Her konuda durum aynı. İnsanları, amaçlarını, fikirlerini bile standardize ediyoruz. Her şey sahteleşti. sf.338

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder