16 Temmuz 2015 Perşembe

Buket Uzuner - UDKM / Su

"Yaz, sevmeyenler için her yıl geçmesi beklenen hastalık gibidir."


Buket Uzuner ile tanışmamız 2012 yılında blog arkadaşlarımızdan Diloş'un Kayfesi (artık hesabını kullanmıyor maalesef) tarafından başlattılan "Kitaplaşalım mı?" etkinliği sayesinde tanışmıştım. Kurada eşleştiğim arkadaş bana Uzuner'in Şehir Romantiğinin Günlüğü kitabını hediye etmişti. İlk kez o kitabını okuduğum yazarın kalemini beğenmiş olmama rağmen bir daha başka bir kitabını okumamıştım. Çok ilgin. değil mi? :)

Yıllar sonra yazarla beni tekrar bir araya getiren şey ise, Mini Kitap Kulübümüzün Temmuz ayı kitabının yazarın yeni kitabı Toprak olması. Toprak kitabı Uyumsuz Defne Kaman'In Maceraları serisinin 2. kitabı oluyor. Bu demek oluyor ki, kitabın 1. kitabını da okumuş olmak gerekiyor. Grupta serinin ilk kitabını okumayan bir tek ben olduğum için, onlara yetişmek adına kitabı hemen alıp okumaya başladım. 10. günün sonunda da bitirebildim.

Kitabın konusuna gelirsek;

Gazeteci Defne Kaman bir yaz akşamı bindiği vapurda arkasında hiçbir iz bırakmadan kaybolur. Onu aramakla görevli Komiser Ümit Haydar ile arkadaşı Sahaf Semahat kendilerini aniden tuhaf olaylar ve esrarengiz semboller arasında bulurlar. Bir yandan kendi hayatlarını sakatlayan yasak ve tabulara rağmen ayakta kalmaya çalışırken, kayıp gazeteci Defne Kaman'ın peşinde nefes nefese bir maceraya sürüklenirler.

(Arka Kapak)

Şimdi arka kapakta "nefes nefese bir macera" tabirini kullansa da hiç de öyle nefes nefese bir macera değil. Aksine ağır işleyen bir macera kitabıydı diyebilirim. Ancak bu okuyucuyu kesinlikle yormuyor. Çünkü kitapta bir Umay Nine var ve onun büyüsüne öyle kapılıyorsunuz ki, kitap akıp gidiyor. Akıp giderken de okuyuculara Şamanlık dersi veriyor. Çok ahım şahım bir kitap değil ama Şamanlığa bağlı yaşanan ilginç olaylar kitabı çekici yapıyor. Hele de benim gibi Şamanlık hakkında hiçbir bilgisi olmayan biri için merak uyandırıcıydı. Kitapta sevdiğim ve okumamı sağlayan tek şey Umay Nine'ydi. Bu kitabın bir macera kitabı olduğunu söylemek biraz zor gibi sanki, ama güzeldi. 
Kesinlikle okuyun diyemiyorum ama okuyabilirsiniz diyorum. :)

İşte kitaptan bir kaç alıntı:

* İnsanların birbirlerini kolayca ve çabucak yargıladığı, kimsenin kimseye ayıracak vaktinin olmadığı, gözlerin sadece bayram etmek için baktığı, dünyanın bir 'körler ülkesi'ne dönüştüğü, acının ve sevginin pazarlandığı zamanlarda yaşadığını farketmek, hangi yaşta olursa olsun, yaşlanmaya başlamaktır. sf.21

*Biz modern insanların karnı tok olsa da gözü hep aç! Bu yüzden ihtiyacımız olmayan her şeyi midemize ve cebimize dolduruyoruz. Midemiz ve cebimiz şiştikçe vicdanımız ve dünyamız fakirleşiyor. sf.23

* Tabiattaki bütün canlılara eşitlikle saygı duyan, tokgözlü, vakur ve cesur o insanlardan, bugün Anadolu'nun yaşayan bütün halklarına karışan şimdiki 'Türk'iyeliler nasıl oldu da zekayı kurnazlıkla,vicdanı cüzdanla, gururu açgözlülükle karıştıran insanlara dönüştüler? sf.24

* Kalplerini gülümseme maskesi arkasına saklayarak daha fazla kırılmaktan korumaya çalışanlar, bir gün artık sahiden gülümseyemediklerini fark ederler. Çünkü artık gülüşün gerçek dürtüsünü ve rengini unutmuş, böylece yitirmişlerdi. Unuttuklarımızı yitiririz! Ancak daha önce incinmiş olanlar, hüzünlü bir gülüşün arkasına saklanarak güvende olmayı unutma acısına tercih ederler çoğunlukla.. sf.43

* Korkaklıklarımıza farklı bahaneler bularak başkalarını suçlamak bizi bir süre rahatlatır. Ancak çoğu zaman artık geç de olsa, ölmeden önce mutlaka gerçeği farkederiz. sf.70

* Zekası ve/ya erdemiyle bizi şaşırtan insanların yarattığı mahcubiyet, kendi önyargılarımızla yüzleşebildiğimizin de sevindirici işaretidir. sf.117

* Zeka, sanılanın aksine güzellikten daha fazla kıskançlık yaratır. Zeka geçici değildir, üstelik köreltilmezse, yıllar içinde tecrübeyle serpilir, parlar, iktidar için güzellikten daha fazla işe yarar. Ancak bir kadın bedenindeki zeka hiç de aranan şey değildir, zeki kadınlar kadar erkekleri korkutan iki şey daha vardır; güzel erkekler ve çok iri zenci erkekler. Çünkü dünya tarihinde son 5000 yıllık düzen, kadının güzel ve hizmetkar, erkeğin akıllı ve/ya zeki ve güçlü olması üzerine kurulmuştur. Bu düzeni bozan her kadın veya erkek düzen için tehlikelidir. Tek bir fikir bile, bu düzenin insan icadı olduğu gerçeğini yayabilecek güçtedir! Kanımca, insanlık tarihinde en fazla hem güzel hem de zeki olan kadınlara eziyet edilmesinin altında yatan şiddet dürtüsü bundandır. sf.124

* Gurur kontrol edilmezse insanın en büyük günahı kibre döner. sf.127

* Nasıl bir şeymiş ki, bu aşk, insan sevdiğinden ayrılınca hayatı yedeğe alıyor, yaşıyormuş gibi yapıyor ve her şeyi kafasına yazıyor. Bir gün aşkına kavuşacak, bir bir anlatacak o yedekte yaşadığı hayatı.. Sonra beraber yeniden başlayacak sahici hayat..Öyle bekliyorsun, özgürlüğüne kavuşmayı bekleyen köle gibi.. sf.217

* Sık görüştüğümüz, beraber çalıştığımız, bazen -eğer varsa- ailemizden daha fazla zaman geçirdiğimiz insanları aslında sandığımızdan az tanıdığımızın farkına vardığımızda, derin bir boşluğa düşmüş gibi oluruz. Bu boşluk, biraz da kendi bencilliğimiz ve egomuzla yüzleşmenin uçurumudur. sf.224

* Mevlana der ki; Her şey üstüne gelip seni dayanamayacağın noktaya getirdiğinde sakın vazgeçme! Çünkü orası, gidişatın değişeceği yerdir!

9 Temmuz 2015 Perşembe

Güzelcin?

Evet, yine ben. 
Bu akşam size bir dergi temin etme macerası anlatmaya karar verdim. 

Derginin adı Güzelcin.


Özellikle instagram kullanıcıları sonra günlerde farketmiş olmalılar. Benim de çok sevdiğim şair/yazar Cahit Zarifoğlu anısına bir dergi yayınlanmaya başladı. İlk sayısıyla bu ay kısıtlı raflarda yerini aldı. Derginin varlığından haberdar olur olmaz, ilgili kişilerle irtibata geçtim, çünkü benim için heyecan verici bir olaydı. 

Tıpkı "Kafka Okur" dergisinin çıkacağı haberi aldığımdaki kadar heyecanlandırdı. Gerçi Kafka Okur çağımızın popülerlik hastalığına yakalandığından beri ilgimi çekmiyor. 

Ama Güzelcin dergisi benim için gerçekten çok önemliydi. Neyse, önceki hafta ilk işim tabi ki ilk gördüğüm sosyal ağ olan instagramdan iletişim kurmak oldu. Görüştüğüm şahıs, derginin İstanbul'da Cağaloğlu, Beyazıt Kitap Fuarı ve Üsküdar iskeleden satışa sunulacağını söyledi. Dedim "Ben çalışıyorum, gidemiyorum. Kargo yapmanız mümkün mü?" Olumlu yanıt gelince çok sevindim. Benimle birlikte Zarifoğlu'nu seven Afazim için de bir tane alıp ona sürpriz yapmayı planladım. İletişime geçtiğimiz kişi pazartesi günü bana dönüş yapacağını söyledi. Pazartesi günü bir heves dönüş bekledim. Gelmeyince ben yazdım. Bana tekrar dergiyi temin edebileceğim adresleri verdi. Uzatmadım, peki dedim. Ben hesap bilgisi beklerken karşıma tekrar aynı şeylerle çıkınca daha nesini uzatacaktım. Ramazan ayındayız, tersleşmeye lüzum yok. 

Cuma günü, dergiyi çok istediğimi bilen bir arkadaşım üşenmedi benim için Üsküdar İskele'ye gitti. Ama "Dergi kalmamış." diyerek ekledi "Tekrar gelecekmiş, eğer gelme şansın varsa ayırmasını rica edebilirim." Ne zaman gidebileceğim belirsiz olduğu için teklifini reddetmek zorunda kaldım. 

Peki sizce bu macera burda bitti mi?
Tabi ki hayır!

Cumartesi günü Afazim'le iftar için Aksaray'da buluştuk. Sırf dergiyi bulabilmek için o sıcakta Aksaray'dan Beyazıt'a yürüyüp kitap fuarında derginin satışının yapıldığı Beyan Yayınları'nın standına gittik. Ve tabi ki burda da hüsrana uğradık. Derginin bittiğini söylediler. Devamını istediklerini ama ne zaman geleceğinin de belirsiz olduğunu eklediler. Bir hayal kırıklığı daha.

Artık burda vazgeçmemiz gerekiyor değil mi?
Ama vazgeçmedik ve Beyazıt'tan Cağaloğlu'ndaki yayınevinin yolunu tuttuk. Çok sıcak, oruçluyuz, uykusuzum ve yoğun geçen iş günü yüzünden yorgunum. Ve evet, biz o yolu yürüdük. Yayınevini bulana kadar da sokak sokak dolaştık, kaybolduk. Tam artık, bulamayacağız galiba geri dönelim dediğimiz bir anda önüne çıkıverdik. Şimdi şanslı olduğumuzu düşünüyorsunuz değil mi? 
Siz öyle sanın!

Yayınevinin zilini bir kaç kez çaldık, açan olmadı. Hemen yan taraftaki kırtasiyedeki bey amca sağ olsun, hemen yetişti bize. "Aslında açık olması lazım ama duymuyorlardır belki" dedi ve dış kapıyı anahtarla açtı. "Yukarı çıkın kızım, bir de ordan çalın kapılarını açarlar belki" dedi. Çıktık yukarı. Zile bastık, kapıya vurduk. Ama nafile.. 

Biz o kadar yolu, o oruçlu ve yorgun halimizle boşuna gitmiştik. 
Yaşadığımız hayalkırıklığı da cabası.

Sizce ben pes etmiş olabilir miyim? 
Pek tabii HAYIR!

Cumartesi günü Üsküdar'a iftara gideceğim. Giderken yine Beyazıt'a uğrayacağım, orda bulamazsam da Üsküdar İskele'ye bakacağım. Yine bulamazsam, bu kez gerçekten pes edeceğim!!

Not: Fotoğraf alıntıdır.

Edit: Artık benim de bir Güzelcin Dergim var. :)