29 Mart 2014 Cumartesi

Yaşar Kemal - Tek Kanatlı Bir Kuş


Kitap bittiğinde ilk tepkim: "Şaka mı bu?" oldu.
Daha önce Yaşar Kemal hiç okumamıştım. Çocukken okuduysam da hatırlamıyorum. 
Sevgili Beyaz Kitaplık'ın hediye ettiği kitabı daha önce de Güven'in Ben Ölmeden adlı blogunda görmüştüm.
Kısa çerezlik bir şeyler okumak istedim ve bu kitabı seçtim.
Yaşar Kemal'in, hiç şüphesiz anlatımı çok iyiydi. 
Hayal etmek, insanların / kahramanların suretlerini çizmek çok kolay oluyor.
Ceviz ağacının altında yaşanan olayları gözümde canlandırmam hiç zor olmadı.
Ama neden kitabın sonu bu şekilde hava kaldı?
O kasabada ne vardı?
Remzi Bey ve Melek Hanım'a sonra ne oldu?
Daha bir sürü soru çıkar ve bu soruların hepsi de cevapsız kalır sanırım.
Kitabın bu şekilde bitmesi hayal kırıklığıydı benim için. 
Eğer Yaşar Kemal sonunu bizim hayal gücümüze bıraktıysa da..
Varın siz düşünün halimi.. :(


Aslı Erdoğan - Kabuk Adam

"Bazen insana hiçbir şey hatırlamak kadar acı veremez, özellikle de mutluluğu hatırlamak kadar. Unutamamak. Belleğin kaçınılmaz intikamı. Herhangi bir iz taşınıyorsa eğer, bu bir zamanlar bir yara açıldığındandır."


İşte kitap böyle bir başlangıçla çarpıyor önce...
Ama peki ya sonra? 
Böyle bir giriş yapan kitaptan ister istemez çok şey bekliyorsunuz. 
Aslı Erdoğan kelimeleri öyle güzel kullanmış ki, "Tamam!" diyorsunuz, "Oldu bu."
Ve okumaya devam ettikçe o harika cümlelerin anlattığı hikayenin ne kadar boş olduğunu anlıyorsunuz. 
Herkes çok sevmişti bu kitabı. 
Bir ara herkes bu kitaptan bahsediyordu.
O kadar popülerdi ki hediye gelmeseydi eminim bir süre daha okumazdım. 
Ama kitaplığımda beklemesine gönlüm razı olmadı. 
Kitap, fizikçi olan Türk kızın kaleminden, Karayipler'deki kampa katılması ve orada tanıştığı Kabuk Adam ve diğer "karaderililerle" aralarında geçen olayları anlatıyor. 
"Karaderili" tabiri bana göre çok kabaydı. İlk okuduğumda afalladım. 
Daha önce duymuş muydunuz? Bir ben mi duymadım bu tabiri acaba? Zenci kelimesini yeğlerdim. 
Hikaye bazı noktalarda o kadar sıktı ki, gitmedi yani. 
Sonra azmettim, kitapları yarım bırakmayı sevmiyorum. 
Sırf sonunda ne olacak merakıyla okudum. 
Ve elbette son çeyrekte depar attım. Bir solukta bitti.
Ah şu merakım da olmasa.. 
Kitabı giriş kısmı ve son çeyreği kurtardı diyebilirim. 
Aslı Erdoğan'ın kelimeleri kullanışı çok güzeldi ama hikaye çok koftu. 

~
"Hayatın bizlere verip verebileceği tek ödül, tek armağan, sevgi dolu bir insandır ve biz böyle bir insanı, ilk fırsatta katlederiz."

"'Cehenneme giden yolun taşları iyi niyetle döşenmiştir.2 derler ama ben buna inanmıyorum. Her iyi niyet taşını ters çevirin, altında bir alçaklık saklıdır."

"Herkesin, bütün canlıların, ister hayvan olsun, ister insan, şefkate ihtiyacı vardır.
"Çok doğru," diye düşündüm, "ama ne almasını ne de vermesini biliyoruz. Birisi bize azıcık sevgi göstermeye görsün, ne oyunlar oynuyoruz."

"Yalnızca kötülüğün en dibine inenler, erdemin doruklarına varabilirler."
~

Benimle birlikte kitabı okuyan Damla'mın yorumu için: Keşke Gerçek Olsa



28 Mart 2014 Cuma

MiM'ine Bandım :)

Yıllar yıllar oldu mim cevaplamayalı. 
Oysaki ben bir çok blogger arkadaşım böyle tanıdımdı. 
Bizim bloglar da 80'lerden 2000'li yıllara geçmek gibi bir çağ atlaması yaşadı kanımca.
Nerde o eski zamanlar, nerde o blogdan bloga gezen mimler, sohbetler, yorumlar..
Neyse. 
Canım arkadaşım Keşke Gerçek Olsa namı diğer Damla'm, beni mimlemiş. (orda adım geçmeseydi alınırdım zaten :P) Bize de cevap vermek düşer.

1- Neden blog adın?

Aylarca blogları takip ettim. Bunların başında Beyaz KitaplıkMehmet Bulut gelir. Sonra ben de bir blog açmaya karar verdim. Ama bir türlü isim bulamıyordum. Bulduklarım da benden önce birileri tarafından kullanılmıştı. Mesela, Anlat İstanbul, Sevgili Günlük, Yazıyor bunlardan bir kaçıydı. Sonra bir gün, sevgili arkadaşım Tukyu'nun çevirisini yaptığı bir dizi izlerken (bknz Me Too, Flower), blog ismim sevimli Yoon Si Yoon'un dudaklarından dökülüverdi. 

- Hangi üniversiteden mezunsun?
- Yan Gel Yat Üniversitesi'nden. :cool:

Yani blog ismim bir Kore dizisinin harika çevirmeninin mizahından geliyor. İlk duyduğumda çok sevmiştim. Blogumun ismini hala da çok seviyorum. Bütünleştik biz onunla. ^^

2 - Hayat felsefeni belirleyen söz nedir?

"Cehennem diğer insanlardır."  - Jean Paul Sartre

3 - Kendinle ilgili 3 doğru 1 yanlış 4 şey nedir?

1. İnsanlarla çabuk iletişim kurarım, hemen arkadaş olurum.
2. Yolculuk yapmaya bayılırım.
3. Hata yapmaktan çok korkarım, hayat bu ya inatla da hata yaparım.
4. Dengesizin tekiyim. Bir anım bir anımı tutmaz. 

Şimdi hangisi yanlış ben bile kararsız kaldım. :P

Çalıkuşu Mimi

-Dördüncü sınıftaydım. Yaşım on iki kadar olmalı. Fransızca muallimimiz Sör Aleksi, bir gün bize yazı vazifesi vermişti. "Hayattaki ilk hatıralarınızı yazmaya çalışın. Bakalım neler bulacaksınız? Sizin için güzel bir hayat temini olur," demişti.-

Ahh, bu kitap beni hep hüzünlendiriyor. Feride idolumsün. Çok yakında ben de çekip gideceğim.

Şimdi gelelim soruya:

- İlk anılarınız neler? Hangi yaşa kadar inebiliyorsunuz?

Bu soru beni çook eskiye götürdü. Ben doğduğumdan beri aynı mahallede/sokakta yaşıyorum. İşten gelirken her akşam aynı şeyi yaşarım. O sokağa girerken, "Neydin, ne oldun.." diye düşünürüm. Ben daha okula başlamamışken, 4-5 yaşlarında bizim ev 4 katlıyken, evimizin karşısında boş arsa vardı. Bizimkiler oraya sebze ekerlerdi. Bir de erik ve şeftali ağacımız vardı. Hep orda oynardık. Sonra bir gün arsanın gidilmemesi gereken en uç köşesine gitmiştik. 1 saat sonra arkadaşlarla kaşınmaya başladık. Tabi annelerimiz durumu farketti. Hepimizi aldılar bir kenara. Sonuç: pireler her yerimizi ısırmıştı. Hem terlik yedik "Ne demeye gittiniz teee oraya!" diye hem de bir güzel temizlenip paklandık. Bir daha da arsanın o kısmına geçmemiştik. :)

Sonracığıma, hemen hemen aynı zamanlarda, o arsanın hemen yanı başında tek katlı bir ev vardı. Herkes eski olduğundan komşuluk akrabalıktan bile öte olduğu o zamanlarda, herkes birbirinin evine saatsiz habersiz girdiği o vakitlerde, o tek katlı ev biz çocuklar için paha biçilmez bir oyun eviydi. Ama o eve ait bir de horozu tavukları vardı. Bir sabah o horoz tarafında saldırıya uğramıştım. Horozun elinden beni zor kurtarmışlardı. O şoku uzun süre atlatamamıştım. O yüzden horozlardan hala korkarım. :D

O çağlarda sokaktaki erkek fatma bendim. Erkek çocuklarıyla maç ederdik. Bir keresinde hava atacağım derken kayıp düşmüş ve sol baldırımdaki kemiğin çatlamasına neden olmuştum. Bizim çıkıkçı bir teyzemiz vardı. O zamanlar doktorlardan daha iyiydi o çıkıkçılar. Ne meşhurlardı ama. Babam kucakladığı gibi soluğu çıkıkçı teyzenin evinde aldı. Çatlak kırıktan kötüdür derler. Çıkıkçı teyze bacağıma yumurtalı bir karışım yaptı sardı. 15 gün yatak yatmak zorunda kaldım. Tuvalete annemin kucağında gidiyordum. Rezillik. Halbuki 5 yaşında bir çocuk için neden rezillik olsun di mi? Ama ben erkek fatmaydım. Gururuma yediremiyordum işte. :D 

İlkokul 3. sınıftaykendi sanırım. Öğretmen fen bilgisi dersinde güneş tutulması deneyini yapacak. Gölge oluşturmak için ışığa ihtiyacımız var. Bunun için de çakmağa. Öğretmen "Elif git .. öğretmenden çakmağı alda gel kızım." dedi. Ben fırladım. Normalde öğretmenlerin isimleri sınıf tabelalarında yazar. Bütün okulu gezdim, sınıfların tabelalarından dediği öğretmenin adını aradım. Ama yok! O kadar uzun süre ortadan yokolmuşum ki, öğretmen merak edip birini peşimden göndermiş. Durumu ona anlattım. Onunla bir kez daha gezdik okulu. Ve yine bulamadık öğretmenin sınıfını. Bu kez ikimizi de merak etmişler. Derken olduk mu size 10 kişilik bir gurup! :D En sonunda bizim sınıfın önüne geldik. Karşı sınıfın kapısındaki tabelada öğretmenin ismi yazmıyordu. Dedik tamam bulduk, kesin bu. Girdim içeri, "Öğretmenim, öğretmenimiz çakmağınızı istedi." dedim. Demez mi az önce geldi aldı diye. Eyvahlar olsun! Sınıfa geri döndük. Öğretmen sinirden köpürmüştü. Sınıfın yarısı kayıptı ne de olsa. Bir daha beni bir şey almaya göndermedi. Utancımdan yerin dibine girmiştim zaten. Bütün sınıfın da dalga konusu olmuştum. O da yetmiyormuş gibi bütün okula yayılmıştı. Ahh, hala aklıma geldikçe utanıyorum. :D 

Benim anılarım bitmez. Size bu kadar yeter. :P 


23 Mart 2014 Pazar

Yüreğim elimde..

-Hep sordum kendime,
"Kimim ben?"
Kim olursan ol,
bir kalbin varsa eğer,
içinde bir yerde sızlayıp duruyorsa vicdan,
işte sen aslında, 
yalnızca,
vicdanından geriye kalansın.-

https://www.youtube.com/watch?v=vgVwR0KotOk

Karşıma alıp beni dinlemelerini istediğim insanlar var.
Onlara söylemek istediğim, anlatmak istediğim onlarca şey var.
Hepsinin ihanetini, kalbimde açtıkları yaraları bir bir yüzlerine vurasım var.
Hayatımı çalan insanlara bunun hesabını sorasım var.
Terk edip gitmeyi ihanet sayanlara iki çift sözüm var.
Kabuslarımın sebebi olanlara küfredip sövesim var.
Şimdi avaz avaz bağırarak, hıçkıra hıçkıra ağlayasım var.
Ve gözyaşlarımın bedelini onlara ödetesim var.

Siz 
sevgili,
iyi yürekli,
masum, 
özü sözü bir,
dürüst, 
seven,
unutmayan,
güvenilir,
hiç hata yapmayan,
günahsız,
vicdanı rahat
bütün o güzel şeyleri taşıyan insancıklar;

bütün suç benim zaten.

Günah bende,
ihanet bende,
yalan bende,
vicdansız,
vefasız,
nankör,
aklınıza gelebilecek her b** bende zaten.

Allah beni neden yaratmış değil mi?

Allah beni sizin gibi insanlarla sınamak için yaratmış.
Bu sabır sınavından sağ salim çıktığımda,
gülme sırası bana gelecek.
Tek duam,
Rabbim o günü görmeyi bana nasip etsin.

~
Şimdi reklamlar!




17 Mart 2014 Pazartesi

The Broken Circle Breakdown / Kırık Çember


"İnsan öldürme teknolojileri sınır tanımıyor ama insan yaşatma teknolojileri yerinde sayıyor."


Sayfalara boş boş bakarken farkında olmadan bir linke tıkladım ve karşıma bu film çıktı.
Film harika bir müzikle başladığından kapatmadım ve izleme devam ettim. 
Country müzik seveninizvar mıdır bilmiyorum ama ben dinlerken acayip keyif alıyorum.
Bu film de tamamen o müziklerden oluşuyor. 
Ateist bir müzisyen ve dövmeci kadının ilk görüşte başlayan aşklarını konu alan bu film, çocuklarının doğumu ve onun kanser olmasıyla bir aile dramına dönüşüyor.
Romantik dramın içine o harika müzikler girince de tadından yenilmez bir film oluyor.
Tabi bu benim fikrim.
Gülümseyebilirsiniz, ağlayabilirsiniz, sinirlenebilirsiniz.
Bütün duyguları yaşayabileceğiniz güzel bir film.
Bir de kanımca bir yaş sınırı konulması gerekirse +16 hatta +18 de olabilir bence.
İzlemenizi tavsiye edebilirim.

Sizin için fragman:



Bir de şu şarkı benden size hediye olsun..

http://www.youtube.com/watch?v=kPzSFkLchxM


16 Mart 2014 Pazar

Robin Sloan - 24 Saat Açık Kitapçının Sırrı

"Hala kitap kokusunu seven bir sürü insan var."
"Kitap kokusu!" diye tekrar ediyor Penumbra. 
"İşte insanlar bunu söylediğinde akan sular durur."


"Bu raflarda aradığınızı bulmanıza nasıl yardımcı olabilirim?"

İşte o sırlarla dolu Bay Penumbra'nın 24 Saat Açık Kitapçısı'nda yaşayacaklarımız böyle başladı.
Clay'ın iş için kitapçıdan içeri adımını atması bizim için sır perdesinin kenarından sızan ışığını görmemiz demek oluyor. Bir kitapçının 24 saat açık olması Clay'ı şüphelendiriyor. Gece vardiyasında çalışmaya başlayan Clay için iş kuralları sıralanır. Gece gelen müşterilerin kılık kıyafetinde duygusal tepkilerine kadar her şeyini bir deftere not etmesi ve kitapçının arka bölümündeki kitaplarını asla açık okumaması bunlardan bir kaç tanesidir. Yasaklar her zaman merak uyandırdığı gibi, sizler de bilirsiniz ki 'yasaklar çiğnenmek içindir' :) 
Clay'in merakı onu esrarengiz bir olayın peşine sürükler. Ve bu merakı onun sırları çözmesine yardımcı olur.
Bunları yaparken de teknolojiden ve harika dostlardan yardım alır. 

"Corvina ve Penumbra bir zamanlar çok yakın arkadaşmışlar; bunu ispatlayan fotoğrafı gördüm. Demek ki, o zaman Corvina çok farklı bir insandı. Acaba hangi aşamada böyle oluyor? Hangi aşamada artık o kişiye yeni bir isim, bir kimlik yakıştırılıyor? Üzgünüm, siz artık Corvina değilsiniz. Siz şimdi Corvina 2.0'sınız."

Ben kitabı severek okudum.
Bazı kısımlarda heyecanlandım.
Keşke kitapta bahsi geçen Ejderha Şarkısı Günceleri kitabı gerçek olsaydı.
Hevesim kursağımda kaldı. 

Kitap Kardeşliği Mart serüveni de burada son buluyor.

Ve son olarak size tavsiyem: 

Festina Lente! 

Yani:

"Yavaşça acele et! 
Ne fırsatları kaçıracak kadar tez canlı ol, 
ne de fırsatları kaçıracak kadar yavaş."

15 Mart 2014 Cumartesi

Hakim Türkmen - Beyinsiz Adam / Yazıklar Olsun

"Hayatımın büyük kısmında mutluydum. Ama ne zaman bir şeyi istemeye kalksam sonu hüsran oluyordu. Ve sonucunda şu an olduğum gibi kendimi boğazın serin sularına atasım geliyordu. Bir parça serinlemek ve sonra ölmek için."


Kim bu Beyinsiz Adam?

Kitap tanıtımından:

Hayatta en çok çayı seven, yıllarca Jean-Jacques Rousseau okuduğu halde dönüp dolaşıp babaannesinin laflarını hatırlayan, gündelik dertleri önemsemeyen, üşengeçlikte sınır tanımayan bir genç adam; Beyinsiz Adam.
Neredeyse hiç görüşmediği ve kendisini evlat edindiklerinden şüphelendiği anne babası, onun için üzülen ancak mahallenin dedikodularından fırsat bulup pek de ilgilenemeyen babaannesi, kirayı ödeyemediği için kapısının sık sık çalan ev sahibinden başka kimsesi yok; gerek de yok zaten!
Ama..
Herkesin hayatında bir gün hiç hesapta olmayan olaylar cereyan edebilir. Mesela bir gece tanıştığınız bir kız değiştirebilir hayatınızı ve o kızın adı Bedia olabilir.
Aşk her insanın hayatında yanardağ patlaması etkisi yaratabilir, peki ya Beyinsiz Adam'ın?

demir sevgili Hakim Türkmen. Ne güzel demiş değil mi? :)

Instagramda takip listemdeki bir arkadaşta görüp tavsiye üzerine okumaya başladım. İyi ki de başlamışım.
Daha ilk sayfadan keyifle kah gülümseyerek, kah kıkırdayarak bazen de kahkaha atarak okudum.
Beyinsiz Adam aslında hepimizin içinde yatan o tembelin kitap versiyonuydu bana göre. 
Ve eminim sokaktaki 3 kişiden 2 si onun kadar umursamaz olabilmeyi diler.
Adamdaki o kendine has öz güven şapka çıkartır. 

Eğer aranızda okuyan varsa, 
o minibüs vakası her minibüse binmemde aklıma geliyor ve gülmekten kendimi alamıyorum. :))


Beyinsiz Adam'ın çay ve kahve yorumunu okumak isterseniz: 

Çay suyunun bir şeyleri demlemek için kendini hazır hissettiğini ifade eden fokurtusunu duyunca mutfağa gittim. Demliğe bir buçuk yemek kaşığı çay koyup yarısına kadar sıcak su ekledim. Birazdan muhteşem bir kokuya ve lezzete sahip olacak eserimi seyrettim.
Dünyadaki en güzel içeceğin bu kadar kolay hazırlanması gerçekten tuhaftı. Yapılışının basitliği ve fiyatının ucuz olması bazılarını dünyanın en güzel içeceğinin başka bir şey olması gerektiğine inandırmıştı. Dünyanın en zengin on iş adamıyla en fakir on işsizinin aynı şeyi içmesi düşünülemezdi. Bu yüzden olsa gerek Endonezya'nın Sumatra adasında Paradoxurus adlı bir memeliye kahve çekirdeklerinin yedirilmesi, çekirdeklerin midede erimeden fermantasyona uğraması, sonra hayvanın dışkı yoluyla bunları atması, sonra Endonezyalı çiftçilerin Paradoxurus'un dışkılarını toplayıp çekirdekleri ayırmaları ve elbette güzelce yıkamalarıyla bir kahve çeşidi elde edilmişti. Sıradan bir insan sıradan bir kahve çekirdeğine göre oldukça maceralı geçmişe sahip çekirdeklerden yapılan bu kahveyi 'Hımm, biraz topraksı bir tadı var, ama içilmeyecek kadar kötü değil' şeklinde tanımlardı. Ama bir fincanı elli sterline satılıyordu, bu yüzden hemen herkes tadının çok çok iyi olduğu konusunda uzlaştı.

Ve favori cümlem:

"Eğer kurduğun cümleler dünya tarihinde önemli bir kırılmaya sebep olmayacaksa lütfen konuşma." 

Velhasılı kelam, azıcık keyfim yerine gelsin diyorsanız okumanızı tavsiye ederim. :)



2 Mart 2014 Pazar

Winter's Tale / Kış Masalı

- Çaldığın en iyi şey ne?
+ Henüz çalmadığımı düşünmeye başlıyorum.


Dün iş çıkışı eve gelip bütün gün uyudum. 
Bugün kursa diye çıkıp kendimi sinemada buldum.
Gidecek gücüm olsaydı ayaklarım kim bilir beni nerelere götürecekti..
Ama mecalim yoktu.
İşte farkında olmadan soluğu aldığım film Winter's Tale idi.
New York'ta bir Kış Masalı..
Filmi internette daha önce hiç incelememiştim. 
Bu sebeple kadrosunun bu kadar sağlam olduğunu da ancak filmi izlerken farkettim. 
Film bir çok kişiye göre durağan sayılabilir ama bana göre bu yıl izlediğim en iyi aşk filmlerinden biriydi. 
Fantastik bir kurguyla aşkı harmanlayıp, sonunu bu kadar güzel bağlamaları..
Şimdi filmin konusunu anlatıp da burda laf kalabalığı yapmak istemiyorum ama..
Kısaca özetlemek gerekirse; 

Peter Lake hırsızlık yapmak için girdiği evde Beverly Penn'e aşık olur. 
Ama aşık olduğu kadın ölmek üzeredir. 
Peter, onu severek yaşatmak ister.
Ama hesaba katmadığı yanlış giden bir şeyler vardır.

Filmin mesajı: Bu dünyaya gelmemizin, hayatta olmamızın mutlaka önemli bir sebebi vardır.
(Beverly bu mesajı filmde çok daha güzel anlatmıştı aslında, neyse..)

Filmden çıktıktan sonra kitapçıda dolaşırken kitabına da denk geldim. 
(Evet, kitabı da varmış ve benim haberim yokmuş. Bu kadar dünyadan bir haber yaşıyorum şu sıralar.)
Başrol oyuncularından biri de bizim daha önce Donwton Abbey dizisinde severek izlediğimiz Sybil. Yani Jessica Brown. Filmde anlatıcıda o. Yani onun sesinden harika replikler dinleyebilirsiniz.
Filmin çok güzel, bir kenara not edilebilecek replikleri vardı ama hiçbiri şu an aklımda değil.
Daha sonra yeniden izlemeyi planlıyorum, belki o zaman replikleri de paylaşabilirim.

Sountrack Birdy'denmiş. Anlamalıydım. 
Film müzikleri çok güzeldi.

Demem o ki, film güzeldi.
Ben çok sevdim.
Yıldızları ve mucizeleri seviyorsanız eğer filmi siz de sevebilirsiniz.


http://www.youtube.com/watch?v=67dml5MHmlE

Bu arada, izlerken ara ara gözüme toz kaçtığını da söylemiş miydim?

1 Mart 2014 Cumartesi

Ayy! :)

http://youtu.be/00INPNCWMAU

Sarah Jio - Mart Menekşeleri


2013'ün son çeyreğinde Kitap Kardeşliği ile Kitap Serüveni'ne katıldım. Grubun son üyesi de bendim. 
Sevgili Serap Hanım bizim grubun serüveni için Sarah Jio'dan Mart Menekşeleri'ni seçmişti.
Popüler kitaplarla aram pek iyi değildir aslında, bu kitap da o popüleriteden nasibini alanlardandı.
Çevremde o kadar çok okuyup tavsiye eden oldu ki..
Eğer bu serüvende elime ulaşmasaydı uzun süre de okumazdım.
Ama nasip kısmet bu işler de tabi. :)
Değerli blog/kitap (hatta artık neredeyse aile) dostumuz Beyaz Kitaplık kitabı bana bir dolu hediyelerle birlikte ulaştırdı. 


Emanet kitaptır diyerek Martin Eden'in arasına sıkıştırdım kitabı. Zaten 2 günde de bitti.
Sarah Jio'nun hakkında söylenenleri kanıtlar nitelikte, kalemi çok akıcıydı.
Olacakları o kadar merak ettim ki, uyumadan bitirdim kitabı. :)

Kendisini aldatan eşinden yeni ayrılan Emily, nefes almak adına teyzesi Bee'nin yaşadığı şehirden uzak Bainbridge adasına gider. Aynı zamanda yazar olan Emily, burda yeni kitabı için bir şeyler bulacağını da düşünür. Sonra bir gün, yattığı odada bir günlük bulur ve merakına yenik düşüp günlüğü okumaya başlar. Bu günlük onu, ailesinin geçmişine götüren bir anahtardır. 
Ve Emily o günlükle birlikte aile sırlarını çözmeye çalışırken, hayatındaki bir eksiği de tamamlayacaktır.

Kitap Serüveni'ne katılmak büyük bir zevkti.
Kitabı okumamıza vesile olan Kitap Kardeşliği ve Serap Hanım'a teşekkürler. 
Serüvenin benden önceki adresi Beyaz Kitaplık'ın yorumu için : tık! :)


Jack London - Martin Eden

"Yazacak şeyleri vardı, eğer söyleyecek söz bulabilirse."
Kitap Kardeşliği'nin Şubat kitabı Jack London'ın Martin Eden'iydi. 
Kitaba çok fazla zaman ayıramadığım için okuma sürecim de yaklaşık 20-25 günümü aldı.
Peki kitap neyi anlatıyor?

Aslında kitap okuyan herkesin (ben dahil) hayalini anlatıyor:
Eğitimini yarıda bırakan Martin Eden'in yazar olma hayalini ve bu yoldaki çabaları..
Eden'in yazarlık macerası Ruth'a aşık olmasıyla başlıyor. 
Ruth, zengin bir ailenin üniversite okuyan kızıdır. Martin ise fakir bir gemicidir.
Martin, Ruth'a sahip olmanın tek yolunun yazar olup kendini edebiyat çevresine kabul ettirmek olduğuna inanır. Böylece kolayca Ruth'la birlikte olabilecektir.
Ama işler düşündüğü gibi gitmez.
Yazar olmak, yazılarını editörler kabul ettirmek o kadar da kolay olmayacaktır.

Martin Eden'in sonunun ne olacağını merak ede ede kitabın sonuna geldim.
Hele son çeyrekte bir merak aldı ki sormayın. 
Elbette sıkıldığım bölümler oldu. Bazı yerleri gereksiz tekrar gibi geldi. 
Ama yine de severek okudum. 

~
Deniz sakin ve derin;
Her şey sinesinde yatar;
Tek adım at ve ne varsa bitsin,
Bir batış, bir kabarcık, hepsi o kadar.
~