25 Şubat 2014 Salı

Keşke..

Hep sen mi ağladın hep sen mi yandın
Ben de gülemedim yalan dünyada
Sen beni görünce mutlu mu sandın
Ömrümü boş yere çalan dünyada

https://www.youtube.com/watch?v=2eZTsEqZ-jU

İnsanlığın öldüğü çağlara denk geldiği için hayatım, öyle şanssız hissediyorum ki kendimi..
"Keşke.." diyorum. 
Sonra ordan biri çıkıyor ve diyor ki; "Keşke, şeytanın vesvesesidir. Haline şükret." 

Her gece uykumdan çalıp kitap okuyorum.
Azıcık uykuya dalıyor hemen sonra aniden uyanıyorum.
Sonra aklıma bir şey geliyor, sızlanıp ağlıyorum. 
Her sabah alarmı en az 3 kez 5 dakika ileri alıyor,
zoraki uyanıp yola koyuluyorum.
Mutlu olmadığım bir işim, memnun olmadığım bir maaşım var.
"Keşke.." diyorum.
Ve sonra ordan biri çıkıyor, diyor ki; "Keşke, şeytan vesvesesidir. Haline şükret."

Mutsuz bir gün geçirip eve geliyorum..
Geldiğimde haber programlarının sonuna yetişiyorum.
Haberlerde kaza, savaş, birbirlerine hakaret eden siyasetçiler.
Sonra spiker araya giriyor ve "Kısa bir aradan sonra görüşmek üzere." diyor.
Ve o karanlık görüntüler birden renkleniyor.
Gülen yüzler, kalabalık sofralar, ışıldayan dünyalar..
Sanki dersin az önce haberlerde verilenler başka bir dünyaydı.
Sonra annem "Hadi sofraya!" diyor.
Sıcak bir çorbamız ve iki çeşit yemeğimiz var masada..
"Keşke.." diyorum.
Ve babam diyor ki; "Çok şükür bugün de karnımızı doyurduk. Allah olmayanlara da versin."

Biri yine fısıldıyor oralardan; "Keşke, şeytan vesvesesidir. Baban gibi şükret haline."
Ben de eğilip ona fısıldıyorum; "Dilimin söylediğini duyarsın da gönlümün söylediğinden bi' habersin."

Şimdi reklamlar..




24 Şubat 2014 Pazartesi

Su ve Ateş

"Ateş suya düştü ama ne su buhar oldu ne de ateş söndü.
Alevleri tüm şehri sardı.
Hissettikleri hep acıydı.
Hem de ne acı.."


Çok ağladım.
Salya sümük hem de.
Gözlerim balon gibi şişti.
Bir gün boyunca o şişmiş gözlerle gezdim.
Hepsi o kadar.

https://youtu.be/9DfeGpTtlGw

"Bakma öyle, ben kimsenin gözüne öyle uzun uzun bakamam.."
~
- Gözlerin uçurum gibi, düşmekten korkuyorum ama beni içine doğru çekiyor. Sende hiçbir şey az değilmiş gibi. Ya cennet ya cehennemi verirsin sanki. Kimsin sen Kemal?
+Ben bir toz zerresiyim. Rüzgarların savurup, bulutlara taşıdığı, yağmurlara karışıp, bilmediği diyarlara yağan, kaderine mahkum, ben bir toz zerresiyim, her şeye razı..

+ Senden sonra aldığım nefes nefes değildi. Seninle birlikte bütün ruhumu kaybettim. Ben senden başka bir kadını sevmedim Yağmur..
~
+ Unutmamışsın
- Unutmam mümkün mü? Bana her gün senin gözlerinle bakan bir oğlumuz var..

Azam Ali & Mercan Dede - Haydar Haydar

Afazi'me selam olsun.. 

http://www.youtube.com/watch?v=LJ940B9x02k

18 Şubat 2014 Salı

Karanlık basar ve konuşuruz bazen..

A: Bütün gün surat astım. Pişman değilim. Canım sıkkın yavşaklığın alemi yok.
E: Başak olmak. Ben de aynıydım, kaderdaşım..
A: Zaman ilerledikçe maskeler ağırlaşıyor. Engel olamıyorum...
E: Bu maskeli balo fazla uzun sürmüştü zaten.. insan ne kadar gizleyebilir ki gülen maskenin ardındaki saklı hüznü, kederi ?..
A: Kendime fazla güvenmişim demek ki... Ben bu oyunu daha çoook oynarım sanıyordum. Takatim yok.
E: Her çelmede bir parça da güven yitirir insan aslında daha da güçleniyorum sanırken.. ufku göremeden yığılır kalır kendi içinde daha yolu bile yarılayamamışken..
A: Yığılmışlığa da alışkınım oysa..
E: Yüreğim infilak olmuş ve ben gözlerimin önünde yok olup giderken, seni tutup kaldıramam belki ama birlikte yok olabiliriz dilersen..
A: Yürüdüğüm yollar engellerle dolu. Takılıp düşersen üzülürüm ama güzel insan.. Zaten yorgunsun..
E: Hangimizinki engelsiz?.. Rabbimin can verdiği, varsın olsun yüreğim yorgun, omuzlarım çökmüş.. sırtımız ne güne duruyor?..
...
E: İki satır kaleminle gecemi aydınlattın. En güzel aydınlıktı senin karanlığın.. teşekkür ederim..
A: Yine bir gün yorgun hissedersem başımı omzuna yaslarım o zaman.. Bilmukabele güzel insan..
E: Omzum her daim emrine amadedir, asil insan.. gecenin karanlığı gönlüne aydın olsun..

16 Şubat 2014 Pazar

Bi Küçük Eylül Meselesi

"+Aşk mı bu?
-Eğer soruyorsan değil demektir."

Sırf Farah Zeynep'i izlemek adına uzun süre filmin çıkmasını beklemiş olabilirim. 
Tam sevgililer gününe denk geldiği için ortalıkta vıcık vıcık sevgililer varken 14 şubatta izlemek istemeyip, 15 şubatta izlemeyi seçmiş de olabilirim.
Gittiğim ilk sinema salonundan bilet bulamayıp eli boş dönmüş olabilirim.
2. gittiğim adreste de son anda bileti bulmuş olabilirim.
O kadar sakındığım halde sinema salonunda, sağım solum önüm arkam (solumda arkadaşım vardı, onun solundan bahsediyorum) sevgili kaynamış olabilir.
Ama ben o filmi ajandama not ettiğim tarihte izledim. 
Bunu başardım, evet.


Adada yalnız başına yaşayan karikatürist Tek (Tekin'in Tek'i) ve "Aşık olmak için fazla neşeliyim." diyen uçlarla yaşayan Eylül'ün aşkını anlatan bir film. 
Film, Eylül'ün bir kaza geçirir ve hayatının son bir ayını unutur. Herkes her şeyin yolunda olduğunu söylese de Eylül bu işte bir yanlışlık olduğunu anlar ve o son bir ayda neler olduğunu anlayabilmek için soluğu Bozcaada'da alır. 
Ve olaylar, olaylar, olaylar..

Filmin ilk yarısı durağandı. Olaylar ikinci yarıda patlak vermeye başladı. Asıl aşkı ikinci yarıda izliyorsunuz yani. Ama hiç şüphesiz beni son çeyrek etkiledi. Ve yine söylemeliyim ki, filmi kurtaran da bu son çeyrekti.

Farah Zeynep'i neden bu kadar beğendiğimi bilmiyorum (belki sadeliğinden olabilir) ama çok beğendiğim kesin. Özellikle gözleri çok hoşuma gidiyor. Filmdeki rolü ilginç olsa da yine güzelliğini ve oyunculuğunu konuşturduğu bir gerçek.

Ama benden tavsiye, büyük beklentilerle gitmeyin filme.
Beklentinizi ne kadar düşük tutarsanız o kadar iyi.

https://www.youtube.com/watch?v=BmefBi8yJC8


15 Şubat 2014 Cumartesi

The Book Thief / Kitap Hırsızı


Aslında ben bu kitabın yorumunu Beyaz Kitaplık 'ta, film yorumunu ise Keşke Gerçek Olsa'da okumuştum. Zaten filmi izlemem de Sevgili Damlamın yorumunu okuduktan hemen bir gün sonra gerçekleşen bir olay. "Damla beğenmişse ben de beğenirim." dedim ki çok beğendim. 

Almanya'da Hitler döneminde geçen film, Liesel'in mezarcının cebinden düşürdüğü kitabı çalmasıyla başlıyor. Ve hikaye kitaplar üzerine devam ediyor. Sevgili arkadaşım Damla, baba rolündeki Goeffrey Rush'ı çok sevdiğinden bahsetmiş, ben de onu çok sevdim (oyunculuk müthiş) ama Yahudi Max ve Liesel'e kütüphanesinin kapılarını açan başkanın karısını çok sevdim. 

http://www.youtube.com/watch?v=jlhnI67QFFU

Henüz vizyona girmemiş film hakkında fazla yorum yapılmaz. O nedenle ayrıntıya inmiyorum. 
Ama sanırım vizyona girince sinemada da izleyeceğim. 

Into The Wild / Özgürlük Yolu

"Bence kariyer denen şey 20. yüzyıl icadıdır ve ben kariyer istemiyorum."

-Ben bu filmi neden daha önce izlemedim?-
İzledikten sonra söylediğim ilk şey tam olarak buydu. Başka bir fragman izlerken tesadüfi görmesem yine haberim olmayacaktı. Şans eseri gördüm. İyi ki görmüşüm.


Chris, içinde bulunduğu düzenden rahatsızdır. Dünyanın, insanlığın gidişatı onu fazlasıyla rahatsız etmektedir. 
Kariyer, teknoloji, para, hırs vs. değil, onun aradığı şey şehirde değil, doğadadır.
Kurulu düzene, kurallara karşı gelir ve doğanın içine, Alaska'ya doğru yola çıkar.
Ve bu yolculukta bambaşka hayatlar ve insanlarla tanışır.

"Düşüncelerimi anlatan kelimelerin gitgide anlamsızlaştığını farkettim."

Chris, aslında bir çoğumuzun ara sıra yapmak istediği şeyi yapar.
Kimliğine kadar her şeyi yok edip, ardında hiçbir iz bırakmadan alıp başını gider.

"Bana aşk, para, inanç, şöhret, adalet yerine gerçeği verin."


https://www.youtube.com/watch?v=lwtZgBFKlzs

Filmin müzikleri başlı başına bir efsaneydi.
Filmin yaşanmış bir hayat hikayesinden alınması da çekiciliğini arttıran nedenler arasında.
Ve içimizdeki doğa, macera aşkı.
Emile Hirsch harika bir oyunculuk sergilemişti.
Duyguyu öyle güzel yansıtmıştı ki, o baktı ve ben ağladım.. 
Filmdeki özel ayrıntı ise, Chris'in elinden düşmeyen Tolstoy, Jack London gibi yazarların kitapları ve kitaplardan alıntılar.
Filmi izlemediyseniz mutlaka tavsiye ediyorum.
Bence seveceksiniz.


Leap Year / Aşka Yolculuk

"Evinde yangın çıksa ve sadece 60 saniyen olsa neyi kurtarırsın?"

Çok basit bir soru değil mi? 
Kabul edelim, hepimizin ilk aklına gelen cüzdan ve telefon oluyor değil mi? 
Ordan "Yooo" diyen sesini duyar gibiyim. Ama kendimizi kandırmamıza gerek yok bence. Şurda biz bizeyiz ne de olsa. 
Film özetle o 60 saniyeydi bana göre. 

-Sevgili- Wall-e'nin tavsiyesi üzerine izlediğim bir film. (Wall-e'nin tavsiye ettiği filmler arasında henüz beğenmediğim bir film çıkmadı. O sebeple onun tavsiyeleri önemlidir.) Hiç güleceğim yokken beni güldüren bir filmdi. (Ne zaman ne izlemem gerektiğini bilir.) 


Kendisine bir türlü evlilik teklif etmeyen Jeremy'e 4 senede bir gelen 29 Şubat'ta evlilik teklifinde bulunmak üzere Dublin'e doğru yola çıkan Anna, bu yolculuk esnasında taşralı Declan ile tanışır. 
Ve komik olaylar romantik anlarla birbiri ardına sıralanır. 

Filmi izlerken, Anna'nın sakarlıklarına gülmekten gözümden yaş geldi. Özellikle 2 sahnede..
İlki, Anna'nın Declan'ın otelindeki ilk günüydü.
(izleyin ne demek istediğimi anlayacaksınız)
İkincisi, ineklerin olduğu sahne.. 
(özellikle bu sahnenin etkisi uzun süre geçmedi, sahne geçmiş olmasına rağmen ben hala gülüyordum)
Oteldeki amcalara dedelere bittim.
Ne şeker adamlardı onlar öyle!
Batıl inançlarını yidiklerim. :P


https://www.youtube.com/watch?v=HrlQBsd8LsE

Matthew Goode çok çekici (:P) bir oyuncu onu söylemeden geçemeyeceğim.
Amy Adams'e bu rol çok yakışmış. Sakar rolü cuk oturmuş. 
(Sakarlıkta en az benim kadar iyiydi. :P)
Kendilerini beğenerek izliyoruz. :P


Velhasılı kelam, son zamanlarda izlediğim en iyi romantik komediydi. 
Her şey tam tadındaydı, cıvıtmamışlardı.
Ne vıcık vıcık bir aşk, ne de dengesiz bir komediydi.
Tadı tuzu yerindeydi.
İzlemeyen kaldıysa, izlesin bence.


9 Şubat 2014 Pazar

Ayfer Tunç - Aziz Bey Hadisesi

"İnsanın ruhunu tamamiyle kaybettiğini sandığı bu derin boşlukta, 
belki de yaşanabilecek en son duyguydu kibir."


"Aslına bakılırsa, 'ben tamburi olayım' filan diye bir derdi yoktu gençliğinde. Kader itti onu bu yola. Uzun ve gölgeli hikayesinin bir yerinde tamburu eline yapıştı kaldı. Havaiceydi biraz, ruhu kuşları andırırdı. Filinta gibi delikanlıydı da, yakışıklıydı. İkide bir sineleri geniş, saçları dalga dalga, orta yaşa yaklaşan, kaçamağı seven, evli kadınlara aşık olurdu. Çabucak geçerdi aşkı, yaz akşamlarında çıkan tatlı bir meltem gibi. Eğri büğrü yazılarla yazılmış, basmakalıp aşk cümleleriyle dolu, gözyaşlarıyla ıslanmış gülünç mektuplar gönderirlerdi ona kadınlar. Okuyup atardı hepsini, gülerdi okurken."

İşte böyle bir adamdı Aziz Bey. 
Belki sevebilirdim kendisini.
Ama onun babasına dönüşmesini sindiremedim bir türlü.. 
Sevemedim işte. 
Aziz Bey'i sevenler kızmasın bana, gücenmesin.
Çok nadir nefret ederim ben okuduğum kahramanlardan.
O nadir nefret ettiklerimden biri oldu Aziz Bey.
Onun umursamaz tavırlarını okudukça nefret doldu içim.
Bağışlasın beni Aziz Bey'i sevenler.
Bu kez kahramanımı affetmiyorum.
Çünkü o da babası gibi olanlardan.

8 Şubat 2014 Cumartesi

Jojo Moyes - Sevgilimden Son Mektup

"Bizim sevgimiz ancak dünya durursa biter."


Jojo Moyes'in ilk kitabı olan Senden Önce Ben kitabından çok etkilenmiş, onun etkisiyle de 2. kitabı olan Sevgilimden Son Mektup kitabını almıştım. Başlarda sıkıcı gelen bir türlü heyecan vermeyen kitap Jennifer ile Anthony'nin hikayesine giriş yaptıktan hızını aldı. 
2000 li yıllarda yasak aşk yaşayan bir gazeteci Ellie'nin arşivde tesadüfen bulduğu mektupla benzer bir yasak aşkın 1960 lı yıllarda da yaşandığını öğrenmesiyle olaylar örgüsü başlıyor. 
Bulduğu mektup üzerine mektubun sahibini araştırmaya başlayan Ellie, büyük bir aşk hikayesinin içinde buluveriyor kendini..
Kitap 3 bölümden oluşuyor. 2003, 1960-64 arasında gidip geliyor. 
Kitabın sonlarına doğru 1964 yıllarda bir final yapıyor. Aslında yapmıyor da, size final yapmış gibi gösteriyor Sevgili Jojo. Ben resmen yıkılmıştım o kısımda. Böyle de ani ve beklenmedik durumlar yaşanıyor kitapta.

"...
Saat sabahın dördü. Bu gece sana onun döneceğinin bilinciyle gözüme uyku girmiyor. Bunu yapmak çıldırmama sebep olabilir ama uzandığım yerde onun senin yanına yattığını, sana dokunup sarıldığını düşünmeden edemiyorum. O özgürlüğün bana ait olması için neler vermezdim.
...
Birlikte ancak birkaç saat veya dakika geçirebileceksek, her anını detaylarıyla zihnime kazımak istiyorum ki içimin sıkıldığı böyle zamanlarda onları anımsayabileyim.

Gerekiyorsa onun yanında kal aşkım ama onu sevme. Lütfen onu sevme.
Seni bencilce seven,
B"

Elinize böyle cümleler kurulmuş bir mektup geçse ne hissederdiniz?

"Zayıflığımdan ötürü beni yargılama lütfen. Dayanabilmemin tek yolu seni hiç görmeyeceğim, seni onunla birlikte görme ihtimalinden uzak olacağım bir yerde yaşamak. Dakika dakika, saat saat seni aklımdan atabileceğim bir yerde olmalıyım. Ama burada kalırsam bu mümkün olmaz."

"Kırık kalpler gençliğin tekelinde değildir."

Öyle işte..

Emrah Serbes - Hikayem Paramparça

"Birbirimizin yüzüne bakıyoruz. Sanki az önce, orada bir yerde, kaybettiği anahtarı arar gibi."


Afilli Filintalarla Murat Menteş sayesinde tanışmıştım. Emrah Serbes, Ah Muhsin Ünlü gibi isimlerin sözlerine aslında hepimiz aşinayız. Hemen hemen bütün sosyal paylaşım sitelerinde sözleri alıntılanıp paylaşılıyor. 
Emrah Serbes (Sonunda "t" yok)'in çokça duyduğum üç kitabından biri de "Hikayem Paramparça" idi. (Diğerleri Hikayem Paramparça ve Her Temas İz Bırakır) Kendisini Behzat Ç. dizi/film senaristliğinden de tanımayan kalmamıştır sanırım.
Aslında okuma listemde son sıralardaydı kendisi. Ama bir gün sevgili kuzenim gelip "6:45 Dükkan'a bi' bakalım mı?" dediğinde planlar değişti. Bilgisayarı kapattığımda yeni kitap siparişlerimi çoktan vermiş içine de iki adet Emrah Serbes kitabı atmıştım. 
Kitaptan bahsedecek olursam; giriş sayfasında da belirttiği gibi, kitaptaki metinlerin çoğu Afilli Filintalar blogunda "afilli parçalar" adı altında paylaşılmış yazılardır. Sadece son kısımda yer alan Galip İşhanı hikayesi yenidir. 
Serbes öyle içten ve hayattan hikayeler hatta gerçeklerden bahsetmiş ki, çoğu zaman şöyle dedirtti:
"Adam haklı!"
Çerez kitap, bir günde biter. Ama bazen öyle ağır cümleler kurar ki, suratınıza yapışır tokat gibi.
Sevdim ben. 
Tavsiye ederim.

*
Israrla çalan ama bir hiç kimsenin bakmadığı bir telefon gibiydim.

- O da seni seviyor mu?
- Hayır, ne münasebet.

Dış dünya bombardımanından kurtarabileceğimiz bir iç dünyamız kalmadı.
Dayak yemek, bu deyime dikkat. Hangi dilde böyle bir deyim vardır. Bir aperatif olarak dayak.
 Bataklıkta dans ediyoruz. Bataklıkta olduğumuzu hatırlatanları boğarak.
Kıyametin tek adaleti, herkes için kopması.
Oysa kanamak da bir gülüştür yeryüzünde.
Bazen bir hikaye tutuşmuş iki eldir, kenetlenmiş on parmak. Şimdi gizlice söyle bana, saklı düşler ne demektir? Yağmur ne demektir, terk ne demektir? İşte o zaman anlayacağız yeniden gitmek ne demektir.
Kendimizi özgür zannediyoruz oysa ki sadece ipimizi biraz uzun bırakmışlar. Sınırlara gelince fark ediliyor bu. Dışarı çıkmak isterken kendini cama vurup duran yarı delirmiş karasinekler gibiyken.
Gerçek şu: Hikayeleri gerçekleştikçe insanlar mutsuz olurlar.