18 Ocak 2014 Cumartesi

Nazan Bekiroğlu - Nar Ağacı

"Sen öyle çağırmasaydın, ben böyle gelmezdim."

Nazan Bekiroğlu ile ilk olarak Yusuf ile Züleyha kitabıyla tanıştık. 
Devrik cümlelerin sultanı. Ben onu devrik cümleleriyle sevdim.
Öyle tanıdım çünkü. O sebeple romanını okurken başlarda zorlandım.
Bir de kitap o kadar kalın ki.. Bazı kısımlarda sıkıldım. 
Ama ne var ki, bazı kısımlarda da acaba şimdi ne olacak diye diye bir baktım sayfalar dolusu okumuşum. 
En büyük şikayetim yazının boyutuydu. Gözlerim bozuk zaten, okurken 5 sayfada bir dinlendim. O yüzden kitap uzun süre elimde kaldı. Normalde 1 haftada bitebilirdi. En fazla 10 gün.


Ben kitapta en çok İsmail'i sevdim. Bir de Setterhan ile Büyükhanım'ı. 
O nasıl duygulu, içten ve güçlü bir kadındır Allah'ım!
Ne güzel tanımlamış Büyükhanım'ı yazar:
"Bir milimlik hataya bile tahammülü olmayan bu kadın dünyadaki bütün ırmaklar kendi yataklarında akmadığı sürece huzur bulamayanlardandı."
Bir çok kişi şüphesiz İstanbul yolculuğundan etkilenmiş, hatta o kısımda ağlamış. 
Ben ilk İsmail'i Gülcemal'e bindirip uğurladıkları zaman ağladım.
Hani Zehra ile vedalaştıkları an.. 
Hani sonra Büyükhanım..
Nasıl etkilendiysem artık, o gece rüyama girdi Gülcemal.
Uzaktan seyrettim o gencecik fidanların uğurlanışını rüyamda.

Sonra da Celil Hikmet'in mektubu ile İsmail'in o Kırık Kafiye'lerinin olduğu kısım.
Yaşlar yanağımdan süzüle süzüle okudum.
Oturdum İsmail'in yanına, o yazdı ben ağladım.

Ve son olarak Büyükhanım..
Hani bahçe kapısından içeri girdi de evinin direği Hacıbey'i merdivenin başında gördü ya,
Hani Büyükhanım kendinden geçti de olduğu yere yığılıverdi ya,
Onunla birlikte ben de yığılıp kaldım o merdivene..

Kitap bitince bir boşluk hissettim. 
Setterhan yoktu.
Büyükhanım yoktu.
İsmail zaten çoktan gitmişti.
Öyle işte.
Ama şunu söylemeden edemeyeceğim.
Her şey tastamam olmuşken, sondaki 2 sayfa gereksizdi.
Büyüyü bozdu.
Ama yine de, kalemine sağlık.

*
Yurtlarından ayrı kalmamak için milletlerinden ayrılmışlar.
Ölmeyi bayılmak zannediyordu şimdiki ateşli gençler ve resimdeki yangına bakarak yanmayı, yanmak zannediyorlardı.

Yeryüzünde her şey iyi ile kötü arasındaki mücadeleden ibarettir. İnsana düşen bu ikisi arasında kendi safını seçmektir.
Çöl ile gök gibi buldular birbirlerini. Aralarında bir yağmur eksikti.

Yangın gelince sıradan ayrıntılar anlamını yitirdiği gibi harikulade de sıradanlaşıyordu.
Ey sıkıntı şiddetlen, nasılsa geçeceksin.

Bundan sonra cennetin yokluğu değil, beni cehennemin yokluğu korkutur.
Şimdi bütün bunların gölge olduğuna, beni inandırsana.

Bu nasıl aşktır ki iki yanın bir araya gelip de bütününle hakkını gelmiş ve geçmiş herkese helal etmiyorsun? Bu nasıl aşktır ki kan davası güdüyorsun, her şeyi affetmiyorsun? Aşık kendisini yakacak cehennem ateşinin önünde önce bir süre ısınır, bilmiyor musun?
Başımın üzerinde boş bir ip, ayağımın altında tahta bir tabure var. Şimdi canınız ne isterse onu yapın. Kanım akmaz.

Nefret, aşkla boy ölçüşebilecek yegane duyguydu ve ne kadar güzeldi.
Tebrizli aşıkların hikayelerindeydi yazgının sert bir dönemecinden sonra çöle düşmek, ah olup tutuşmak, küle dönmek, elin eylediğini dilin söylediğini unutamamak, bir hayatı bütünüyle feda etmek. Oysa hayat çok kabaydı ve insan bunun bir adım sonrasının cinnet ya da ölmek olduğunu fark ettiği anda 'Dur' diyordu kendisine, 'Dur ve her şeyi unut. Sana yapılanı da senin yaptığını da unut.'

Unutmak istediğim şeyin tam ortasındayım.
Bazen insanın kaderi başkalarının kaderi üzerinden yazılıyordu.
*

#KitapKardesligiOcak

1 yorum:

  1. Ya ben şu "ben de oradaydım" durumlarından ötürü bir türlü tam duyguyu yakalayamadım. Yine de beni en çok etkileyen kısımı düşününce Anuş'u bırakmak zorunda kaldıkları bölümü söyleyebilirim.

    Ve sayenizde fark ettim ki; ne güzel cümleleri kaçırmışım. :(

    YanıtlaSil