29 Ekim 2013 Salı

Let It Be #Cover


Benim Dünyam

"İmkansız; Mahir Hoca'nın Ela'ya hiç öğretmediği bir kelime."


Baştan söyleyeyim, Benim Dünyam filmi Black isimli bir Hint filminden uyarlamadır. İnternette bazı sayfalarda bu tartışma konusu olmuş. Çaldı, çırptı, hazıra kondu vs. Filmi izlerseniz zaten filmin başında Black filminden uyarlama olduğu yazıyor. Ha bir de şu var, ödüllü filmi sırf gişe yapmak için aldı yazanlar vardı. Güldüm. :)
Çok sevdiğim bir arkadaşıma filmi mutlaka izle, çok güzeldi dediğimde o da bana benzeri bir savunma yaptı. "Black daha güzeldi, onu izlemediğin için sana güzel gelmiştir." dedi. (Patlak seni seviyorum. :*) Ben filmler arasında kıyaslama yapılmasından yana değilim. O 2005 te yayınlanmış bir Hint filmi, bu 2013'te yayınlanmış bir Türk filmi. Bir kere görsellik açısından bile ikisi birbirinden ayrı. İkisinin verdiği tat farklıdır. Neyse.. 

Film, 2 yaşında geçirdiği bir rahatsızlıkla kör ve sağır olan Ela isimli kız ile görmeyen ve duymayan bir çocuğun dünyasını, siyahın anlamını değiştirmek için Ela'nın hayatına giren Mahir Hoca'yı anlatıyor. 

Filmi uzun zamandır bekleyen biri olarak, beklediğime değdiğini söyleyebilirim. Beren Saat'in yapmacık olacağını düşünüyordum ama beni şaşırttı. Sırf Uğur Yücel için bile izlenebilir aslında. 

Filmin ilk dakikasından son dakikasına kadar ağladım. Sanırım fazlasıyla duygusal bir anımdaydım. 
Ve mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.
İster sinemada izleyin, ister evde. 
Ama izleyin.


"Hayat dondurma gibidir. Eriyip gitmeden yaşamak lazım."

Hayatlarımıza Mahir Hoca gibi insanlar girmesi temennisiyle, kalın sağlıcakla..

Nazan Bekiroğlu - Nun Masalları

Nun Masalları, kendi içinde 3 bölümden oluşuyor. Bekiroğlu bu kitapta sanki kendi iç hesaplaşmasını yapıyor gibi geldi bana... Kendine bir kaç kahraman belirlemiş, içindeki gizli karanlık bölümleri onlara yaşatmış. Nasıl desem, bu biraz kukla oyunu gibi olmuş. İpler onun elinde, istediği gibi oynamış/oynatmış. Masal kahramanları masalın içinde olduğundan haberdar. Kalemi tutan eli sorguluyorlar. Kalem tutan el de onları.. İlginç, farklı bir kitaptı. 
Her şeye rağmen Nazan Bekiroğlu kitaplarından favorim hala "Yusuf ile Züleyha" dır. O başka bir şeydi benim için. Ama bu kitap da okunmalı.


*

Ben yaklaştıkça, o ödünç ve büyülü bir tüy bırakarak arkasında, eskisinden daha fazla uzaklaştı. Çünkü bende sadece onu uzaklaştırmak için kabiliyet vardı. Çünkü ben sürekli dağılıyor ve parçalanıyordum. Bir türlü birleşecek ve görecek kabiliyetim olmuyordu.

*

Seni gözümde münezzeh kılan salt zamanımdan ve mekanımdan uzak yaşamındı.

*

İçimizde hep hüzün filizlendi ve içimizde hep ağlamaya ilişkin bir şeyler vardı. Hep yanlış kalelerin burçlarına bayrak çekmeyi düşledik. Tükenmemek için gerekli olan tılsımı bir türlü bulamadık. Çıktığımız yolculuklar hep yanlıştı ve bunu neden sonra farkettik..

*

Yoksa onca güzelliğimiz de sadece bir aldatmacadan mı ibaretti? 
Kuşkusuz onları görmemizi sağlayan ışıktı aşk. 
Onun ışığında bütün ırmaklarımız yataklarına dönüyordu. 
Onun ışığında bütün acılarımız güzelleşiyor ve biz yalnızlığımızdan azizeler yaratıyorduk. 
Başımızın üzerinde nurdan haleler yoktu ama çarmıhımızı sırtımızda taşımadığımızı kim iddia edebilirdi?

*

..şiir bitiyor ama içimdeki şiir bitmiyor.

*

Nihayetinde her şarkı kendi sonuna kadar vardı.

*

Anlatmasam aşkım beni yok ediyor. Anlatsam, ben aşkımı.

*

Bütün ömrüm yazılıp da üzerinden kırmızı kalemle geçilivermiş iptal serüvenlerinden ibaret kalacak.

*

Yanlış anlaşılmak, dedi, yanlış anlamaktan ibaret değil mi? Öyleyse doğru kimin payında? 
İçi acıyordu. Bu acı dedi, hem günahım hem bedelim.

*

Bütün dünlerim için ağlıyorum, dedi, yarın da bugünlerim için zahir.

*

Leonardo, tablosunu dört yıla sığdırırken modelinin canı sıkılmasın diye şiirler okutmuş, şarkılar dinletmiş. Böyle zapt etmiş onun ruhunu. içten ışıklarla sararmış kağıtlara gömülmüş böyle kaç tane kimliği meçhul Mona Lisa?

*

Boğaz dondu, güneş tutuldu. Fitne çok, rahat yok, fesat çok, refah yok. Yıldızlar kıranda.

*

İçindeki öyküyle dışındaki öykü o kadar az benziyor ki, dedi gemi, seni hiç anlamayacaklar.
...
Sır katibi, usulca dua et padişahım, diye fısıldadı, dua et.
Padişah, dua, dedi, içimizdeki serüvenle dışımızdaki serüvenin çatışması değil mi?

*

Ben ki, hep özne oldum ömrümün yollarında, lakin hiç eylem olamadım.

*

İlk kez gülün acısının bülbülünkinden fazla olduğunu bir zamanlar kendisine söylemiş olan küçük esmer kızı hatırladı ve ona hak verdi. Bülbül çoktur, demişti küçük esmer kız, gül ise tek. Bülbül kırılır, demişti, dökülür, parçalanır, bağırır, çağırır, çoğalır, sesi var çünkü onun. Var olur. İçinin serüvenlerini gizlemek zorunda değil. Haykırır onları. Gül öyle midir?

*

Bir kez daha yitiyorum. Can evimden bitiyorum.
Kendimi korumak için korunaksızlığımı arttırmaktan başkaca da işe yaramayan şeyi, en iyi susmayı biliyorum.

*

Gülün artık bize bir şey söylemez olduğunu fark edince anlıyorduk ışığın sönmüş olduğunu. 
Gülü bizim için anlamlı kılan neydi? Yoksa gül bizim için sadece ona yüklediğimiz anlamlardan mı ibaretti?

*

Ödünç ek fiillerle bağlanınca yaşama.
Anlarız yine yanlış dileği tutmuşuz büyülü suyun başında.
..
Yine yanlış dileği tutmuşuz da büyülü suyun başında, ışık sönünce apansız kalakalmışız.

*

Yalnızlık, kuşku yok ki bu yüzden, sözcüklerin, kendi içini en çok dolduran idi ve bu yüzden aklımızda en çok ve çabuk kalan sözcüktü yalnızlık.

*

Işık sönmemiş olsaydı, bu hikayeyi yokluğun doldurur muydu hiç?

*

Ve siz aşkınızla hiçbir şey arasında tercih yapmak mecburiyetine düşmeyin. Böyle birbirine benzer ve tanımsız öykülerin içine itmeyin beni.

*

Benim işime yarayabilecek tek tanımsa yaşanamayanın acısı.
Bunca yaşanmışa rağmen yarım kalanın.
Bunca, sabahları birlikte bulduğumuz gecelere rağmen yaşanmamış olanın.
Dokunulmamış olanın anlayacağınız.

*

Selametle..

25 Ekim 2013 Cuma

Hekimoğlu İsmail - Bir Deliyle Evlendim

+ Engin kültürünüzle bilirsiniz ki Müslümanlar geçmişte büyük, çok güçlü devletler kurmuş. Bugünkü Amerika, hala Osmanlı Devleti'ni taklit ediyor. Eğer Türkiye halkı İslam'ın özünü yakalarsa yine süper güç olur. Dünyaya kafa tutar. Biz, Asya'da güçlü devlet aramıyoruz, dost arıyoruz.

- Başörtüsü?..

+ Düşünün, daha elli sene evvel Türkiyeli kadınların yüzde doksanı okur-yazar değildi. Bugün ise Türk kızları liseyi bitirmiş, üniversiteye gidiyor ve İslam'a sahip çıkıyor; çanlar bizim için çalıyor..

Başörtümü çıkarıp çantama koydum, Müdür Bey çok heyecanlandı:

+ Anlaştık değil mi?
- Elbette, ben Amerikalıyım, ülkeme dönmeliyim..
+ Bir kahvemi içiniz, içinde uyku ilacı yok..

Güldüm:

- Uyuyanları da uyandırmayın..

Bir daha gördüm ki en ufak meselelerin ucu, çok büyük hedeflere ulaşıyor. Yeryüzü satranç tahtasında devletler birbirine şah çekerken; ben, bu oyunda piyon olmak istemem.


Kitabın ismine baktığınızda içinden bir romantik komedi çıkacağını düşünebilirsiniz. Ama Hekimoğlu ile tanışanlar varsa böyle bir şey olmayacağını bilir. Kitap Amerika'da doktorasını yapan Müslüman Şeref'in, İngiliz Edebiyatı derslerine giren Hristiyan olan Selena hocasıyla evliliğini anlatıyor.


Sarhoş eşinden yeni boşanmış, hayatın anlamını yitirdiğini düşünen Selena'nın okuldaki odasına bir gün Şeref isimli Müslüman öğrencisi giriyor ve bir mektup veriyor. Şeref mektubunda istihareye yattığını ve hocasıyla evlenmenin hayırlı olacağını anladığından bahsederek evlilik teklifinde bulunuyor. Selena bunu bir oyun olarak görüp kabul ediyor ve olaylar örgüsü Selena'nın günlüğünden okuyucuya aktarılıyor.

Günlük şeklinde yazıldığı için akıcı bir kitaptı. Hristiyan bir kadının gözünden yobaz Müslüman olarak gördüğü eşini anlatması güzeldi. Kitabı sadece Müslümanlık dersi veriyor gibi algılamamanızı öneririm. Bana göre, İslam dini çerçevesinde başka konulara da değinilmişti. Bu açıdan ilgi çekiciydi. 

Sizlerin hoşuna gider mi bilmem, ama benim hoşuma gitti kitap. Bu tarz konulara ilgiliyseniz tavsiye edebilirim. 

*

- Şeref ne kadar acayip değil mi? Türkiye bir sürü masraf yapıp sizleri okutuyor; Amerika beş kuruş harcamadan sizlerden faydalanıyor.. Bazı ülkelerin neden kalkınamadığını şimdi daha iyi anlıyorum.

*

+ Adem aleyhisselam peygamberdir, Havva da aziz bir kadındır, annemizdir. Bana göre yasak meyve nikahsız ilişkilerdir. Müslüman, ayetlere bakıp geçmiştekileri suçlama yerine, o ayetlere uymayı tercih ederse dünya cennet olur. Doğan her çocuk, melekler gibi temizdir, ölseler makamları cennettir.

*

- Bence dinleri insanlar bozmuş, insanların bu dinlere girmesi zorlanmış.. Geçen hafta da camide " Her neye bakarsan Allah'ı görürsün" dedi vaiz. Şeref bunu düzeltti: Her neye bakarsan Allah'ın sıfatlarını görürsün. Mesela kediyi yaratan da Allah'tır. İlim, kudret ve rezzat gibi sıfatlar, her yaratıkta görülür.
-Bozanlar ve düzeltenler, ikisi de kendini dindar ve cennetlik sanıyor, bu nasıl iş?..

*

+ Zalim kadının elinde erkek mazlumdur; zalim erkeğin elinde kadın çaresiz ve perişan..

*

+ Sabah namazına kalkamayan analar bir gecede üç defa, dört defa kalkıyor; of bile demiyor. Analara bu şefkati veren Allah, ne kadar şefkatli ki inkar fırtınaları ve günah selleri bir tufan gibi dünyayı sararken hala yağmur rahmet olarak yağıyor, toprak binbir çeşit sebze ve meyve yetiştiriyor, hala organlarımız rahatlıkla çalışıyor ve biz yaşıyoruz..

*

- Olayların ilmeğiyle hayat kumaşını dokumak istedim; lakin düğümleri çözemedim.

*

Bazen her şeyi bulmak her şeyi kaybetmekmiş.. Durgun sular kokuşurmuş, hep aksaydım..

*

Televizyonlardaki Amerikan filmleri, Müslümanı seccadesinde yakalamıştır. Bu filmlere gözyaşı dökenler, Müslümanların düştüğü kötü hallere dökecek gözyaşı bulamaz, zannındayım. 

*

- Her gün televizyon programlarında sekiz on film varken, insanlar neden sinemaya giderler?
+ İnsan giyinip kuşanmak ister, insan içine çıkmak, görmek ve görünmek ister.. Yumurta gibi bir salonda, üç yönlü açılan perde karşısında, zarif, kibar insanların içinde bulunmak ister..

*

Deha, deliliğin sınırında biter. Öyleyse dehayla deliliğin arasında bir çizgi var, bir sınır; ayağını öteye attı mı delilik..

*

Her çocuk çiçek. İlkbaharda akasya da kayısı da çiçek açar; biri meyve verir, diğeri vermez.. Dkenli bir ağacın malı olan gül, ekseriya onun bunun yakasına takılır. 'Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül..'

*

- İslam Kalesi'nin burcunda nöbet bekleyen sevgili eşim, Kur'an'a göre Allah, Yahudileri lanetlemiştir, değil mi?
+ Lanetlenmiş kavim yoktur, lanetlenmiş mantık vardır.
- Bir daha söyle!
+ Dindar görünüp dinine ters hareketlerde bulunan, bu hareketini mantıki ölçüler içinde haklı gösteren herkes lanetlenmiştir.

*

+ Yahudiler iki bin sene vatansız, devletsiz yaşadı; dünyanın dört bucağına yayıldılar. Onları Tevrat'la Yahudi kelimeleri birbirine bağladı. Kendi aralarında doğruluğa azami derecede dikkat ederek dünya ticaret imparatorluğunu kurdular. Bu imparatorluğun kralı para, vatanı dünya, tebaası Yahudilerdir. Sermayelerini kültüre yönelterek, basın-yayına yön verdiler..

*

..Bir turist gibi değil, tarihi gerçekleri yüreğinde hisseden bir Mü'min gibi, Mekke'den Medine'ye yola çıksaydm, Kuba'da konaklayıp Uhud'da yaram kanıyormuş gibi su içseydim.. Buhar olsaydım, bulut olsaydım, bu dünyadan uzaklaşıp rahmet şeklinde yağsaydım.

*

El kadar yüzde Allah, milyarlarca şekil yaratmış. Gülen ağız, ağlayan göz..

*

Hayallerim bana gerçeğin yüzünü gösterdi. Her şeyi yapmak isteyenin ayağı kayabilir, doğrulması bile şans olabilir.

*

Diktatörler üstün insanların celladıdır. Kendinden büyük insan istenmeyen lider, yükselen her başı kesecektir.
Pek çok iktidar, konuşan, düşünen, yazan insanlara düşman olacaktır. Çünkü onlar insanlığını yitirmiş, melek olduğunu sanan şeytanlardır. Pek çok iktidar masumların cesetleri üzerinde yükselmiştir.
Milletler ne kadar sürü olursa, devlet adamları o kadar rahatlıkla çobanlık yapabilirler.
Cemiyet çürümüşse ferdi çürütmek isteyecektir. Kıskançlığın ateşine yananlar başkalarını yakmak isteyecektir. Sermayesinin grafiğini yükseltenler, altta kalanlara kulak asmayacaktır.

*

- Seninle ben, insanlara daha çok şey söyleyebiliriz. Hazreti İsa gibi hain edilsek, Hazreti Muhammed gibi Taif'te taşlansak bile..
+ Hayalinin sınırına ayaklarımız ulaşacak mı?
- Ellerimiz yapraklara benziyor; onlar yağmur, biz rahmet istiyoruz.. Olmasın mezarımız, mezar taşımız; bir başka alemden dünya denilen otele geldik ve gidiyoruz..

Yollar boşaldı artık, yolcular buldu vaha,
Yolcular gitmese de yollar gider Allah'a..

*

 İyi geceler sevgili Türkiye'm! 

23 Ekim 2013 Çarşamba

Olivia / Reira (#Trapnest) - A Little Pain


Murat Menteş - Ruhi Mücerret

Bendeniz, Ruhi Mücerret. Yaşayan son İstiklal Harbi gazisiyim. Tarihin dikiz aynasındaki canlı tek siluet. Tam 100 yaşındayım. Yani, elinizdeki kitap bitmeden kozalak mahallesine taşınmış olacağım. Ve mezar taşıma "Sizi ayakta karşılayamadığım için özür dilerim" yazdıracağım.

*

Ruhi Mücerret kitabı çıktığı gün itibariyle gündeme oturmuştu. Herkesin elinde, instagramda, twitterda, facebookta her yerde görüyordum. Hatta öyle ki çıktığı hafta vikitap sitesinde 60+ kişi okuyor görünüyordu. Şu anda bile bakarsanız 42 kişi kitabı okuyor. Kitap ününden bir şey kaybetmemiş. Popüler kitaplar bana itici geldiğinden kitabı çıktığı dönem almama rağmen elim okumaya gitmemişti bir türlü.. Aylardır rafta bekleyen kitabı en sonunda bu bayram okuma kararı aldım. Evet, itiraf ediyorum: bu kadar beklettiğim için pişmanım. 


Ruhi Mücerret (dede) 100 yaşında, İstiklal Harbi'nin son gazisi, milli kahraman ve o bir dünya starı! 
Ruhi dede kitabı okurken beni gülmekten kırıp geçirdi.
Yeşilçam filmi izliyor gibi okudum kitabı. 
Arada Amerikan filmlerine bağladık sanırım. 
Zaten kitap daha ilk sayfada trenle geminin çarpışma sahnesinde sizi kendinize bağlıyor. 
O çarpışma sahnesi insanda şöyle bir tepkiye neden olabiliyor. Bknz: O neydi gız! :)

Esrarengiz Masum Cici karakteri bana Japon animesi Nana'daki Yasu'nun tipini anımsattı. Gözümde tam olarak böyle bir adam belirdi. Sizce de benzemiyor mu? :P (Tamam kabul, bu benim hayal dünyam.)

Civan Kazanova ilginç bir karakterdi. Onun kısmını okurken bazı yerlerde Dövüş Kulübü filmini izler gibiydim. (Bir filme bağlamazsam çatlarım.)

Fujer Fuji tam olarak bir çizgi roman karakteri gibiydi. Hani o kırmızı elbisesinden poposu taşarak çizilen, silikonlu dudakları kırmızıya boyanan, sarışın bomba karakter. Tuhaftır onu gözümde canlandırmak beni sürekli güldürdü. (Böyle ilginçliklerim de vardır.)

Ruhi Mücerret'in mezar taşı yazıları, Civan Kazanova'nın icatları.. :D

Velhasıl; aksiyonu, komedisi, aşkı, dersi bol bir kitaptı. 

*

- .. Aynaya baktığımda ödüm patlıyor.
+ O niye Ruhi Bey?
- Çünkü ben kıyamet alametiyim.

*

O güzel ismini son nefesimde / Anıp da bahtiyar ölmek isterim

*

Ailemin fertleri tek tek kara toprağa girerek eksiliyor. Ben satranç tahtasındaki boyu devrilesi şah misali orada öylece dikiliyorum. Cenaze namazı kılmak sanki bana farz-ı ayın. Cesetlerle dolu, yanan bir uçağın yaralı pilotu gibiyim.

*

Mezar taşlarına baktıkça kendimi seri katil gibi hissediyorum.


Anne karnından mezara varan yolun trafik polisi gibiyim. 

*

Ölüm karşısında herkes acemidir; ben de öyleyim. Hala hayattasınız aziz okur, şansınız var: Acemi şansı.

*

Eğer bu bir roman olsaydı, sen ve ben şimdi aynı sayfadaydık.

*

Kendimi bazen yarım kalmış bir proje, bazen de gerçekleşmiş bir felaket gibi hissediyorum.

*

Umutsuzluğum, karamsarlığın sularında bir keşif gemisi gibi yüzüyordu.

*

Mezar taşıma "Kurtuluşu için savaştığım ülkeye yeni adapte oluyorum" yazdırmayı planlıyorum.

*

Yıllar bana plakasını alamadığım bir Ferrari gibi çarpıp vınladı..

*

Endişeli, yalnız bir genç kadın bana sığınıyor. Benden bir merhamet damlası, teselli kırıntısı, metanet zerresi umuyor. Halbuki ben onun düşmekten korktuğu uçurumun dibindeyim.

*

Kadere sırtını dönemezsin. Aklın yolu belli; kalbin yoluysa yürüdükçe var oluyor. Düşünceler hep aynı kalabilir, duygularsa mütemadiyen değişir.

*

Kulağı okşayan, ruhu besleyen sesini duyunca "Mucizenin de bir sınırı olmalı" diye düşünüyorum. Ne olduğunu bilmediği bir şeyi çalan hırsızın çaresizliğiyle zırvalıyorum (zira yürekten kan damlarken, ağızdan bal damlamıyor).

*

Bedenin yaşı bellidir, lakin ruhun kaç yaşında asla bilemezsin.

*

Beyin fırtınasında kafayı üşüttüm galiba.

*

Yaşamak, benim kronik hastalığım.

*

Felek, tesadüflerle sağ gösterir ve gerçeklerle sol vurur. Mutluluk, bu ikisi arasında geçen sürede yaşanır.

*

Mezar taşlarındaki ölüm tarihleri, ölülerin bizi kaç yıldır beklediğini gösterir.

*

Vicdanım, okla vurulduğu halde uçmaya devam eden bir yırtıcı kuş gibi çığlık atıyordu.

*

İçimde bir embesil var. Onun hatalarından ders almalıyım.

*

Hayatım, beynimi yıkayıp gözlerimi yakan bir sabun köpüğüydü. Kendi kaderimin kıyısından bile geçememiştim. Hissettiklerim, düşündüklerim ve yaşadıklarımın gerçeklerle hiçbir ilgisi yoktu. Hayat denen oyunun dışında kalmıştım.

*

Mezar taşıma 'Hayat devam ediyor' yazdıracağım.

*

ÇATIRT!
Bu, kalbimin kırılma sesiydi.

*

Aslında bellek zayıflığının temel sebebi toplumsal ilişkilerin düşmanca niteliği. Beyin negatif iletileri; hayatı kısıtlayan veya tehdit eden mesajları siliyor. Aksi takdirde herkes ruh hastası olur. Bu süreç, beynin değerli ve güzel verileri de silme eğilimi geliştirmesine sebep oluyor. Ölümcül tesirlerden uzaklaşmaya dayalı mental strateji, hayata tutunmayı zorlaştıran bir evreye ulaşıyor..

*

Feleğin sigortası atmış ve ikisi tokuşmuşlar.

*

Şimdi'nin 'i'sine vardığınızda 'ş' tarih olur.

*

Şimdi reklamlar. :)
Kalın sağlıcakla..

18 Ekim 2013 Cuma

This Is The End! / Buraya Kadar!

Bütün bayramı evde yatarak geçirdikten sonra bugün kendimi dışarı attım. Daha fazla bunalıma girmemek adına keyifli bir şeyler yapayım, hazır vizyona yeni filmler girmişken birini izleyeyim dedim. Beni Sev ile Buraya Kadar arasında gidip geldikten sonra, Buraya Kadar'da karar kıldım. Kılmaz olaydım! Bu kadar absürt, deli saçması, gereksiz, iğrenç bir film olamaz! Ama aptallık bende. Büşra vakti zamanında uyarmış zaten, ama ben farketmemişim. 


Filmle ilgili bilgi sinefesto da var. 

Ben bu yazıyı tamamen sizi uyarmak adına yazıyorum. Bir kere böyle bir film yapıyorsunuz madem oraya bir +18 etiketi yapıştırın. Salonda 10-15 yaş aralığında çocuklar vardı. Ve kesinlikle film onlara hitap etmiyordu. (Kime hitap ediyordu ki!)
Komedi türünde vizyona sürülmüş bu gereksiz film neden güldürmedi? Neden mide bulandırmaktan başka bir şey yapmadı? Sorarım size film yapımcıları!
Yanımda oturan kızın sevgilisinin çıkarken "Berbattı!" dediğini duydum. 
Bir erkek olarak mevzudan o bile rahatsız olmuştu.
Yanlış anlamayın öyle açık seçik müstehcen sahneler yok. Büşra'nın da dediği gibi müstehcen diyaloglarla dolu bir filmdi.

Şafak Sezer'in Kutsal Damacana filmi ne kadar gereksizse bu film de o kadar gereksiz bir yapımdı. Bir şeyleri tiye almışlar, göndermeler yapmışlar vs. Bunun için neden kendilerini yormuşlar bilemedim. Ben zaten pek anlamam bu yapımcıları. İzlerim, güzelse güzeldir, değilse değil. Bir de imdb puanına güvenerek girdim filme! 7,1! O puanı bu filme nasıl verebilirler aklım almıyor!

Neyse daha fazla parmaklarımı ve kafamı yormayacağım bu filme.
Hastayım zaten.
Ben yaptım bir hata siz yapmayın, izlemeyin yeter!
Kalın sağlıcakla.

16 Ekim 2013 Çarşamba

Bize Ne Yaptılar Yasemin?

Bazılarımızın unutamadığı dizi/film sahneleri vardır.
Birgün bir bakarsınız o sahne hayatınızın bir parçası olmuştur.





14 Ekim 2013 Pazartesi

Just Give Me A Reason #Cover


The Help / Duyguların Rengi

Her gün, toprağın altına girmediğin sürece, her sabah uyandığında, bazı kararlar alman gerekecek. Kendine bu soruyu sorman çok önemli: 'Bugün hakkımda söylenecek bütün o kötü şeylere inanacak mıyım? Bugün o hakkımda söylenecek deli saçması şeylere inanacak mıyım?'

*

Bu hayatı o seçmedi, hayat onu seçti.

*

Gerçek cesaret sadece yürekli olmak değildir. Cesaret bütün yüreksizliğimize rağmen gerektiğinde yapılması gerekeni yapabilmektir.

*

Düşmanınızı sevebiliyorsanız siz zaten kazanmışsınızdır.



Aslında kader dediğimiz şey, olaylar örgüsü değil midir?
Telefonla konuşurken trafik ışıkları size kırmızıyken farkında olmadan karşıya geçmek üzere bir adım atarsınız ve o sırada yanındaki arkadaşıyla konuşarak gelen biri yanlışlıkla kolunuza çarpar ve sizi yolunuzdan alıkoyar. Ve bir bakmışsınız hızla gelen bir arabanın sizi ezmesinden son anda kurtulmuşsunuzdur. 
Hayatımızın tamamı bu olay örgülerinden oluşmuyor mu? 
Mesela; bir akşam bilgisayarı ne yapsam ne izlesem diye açar ve bir arkadaşınızın yazısını görür okursunuz. Bir film hakkında yazdığı post hoşunuza gider ve izlemeye karar verirsiniz. Ve belki de bu tamda izlemek istediğiniz bir film oluverir. O an gerçekten duygularınıza hitap edebilir mesela. (Ne çok mesela dedim!)

The Help, bizim Duyguların Rengi diye adlandırdığımız filmi vizyona girdiği yıl izleyememiştim. Sonra da unuttum gitti. Bildiğim kadarıyla kitabı da var. Ve ben kitabını da okumadım. Ama filmin çok konuşulduğunu hatırlıyorum. Huyum kurusun, popüler olan şeyleri gerçekten sevmiyorum. Modası geçtikten sonra ilgimi çekiyor. Büşra'nın twitterdaki linkini görüp de tıklamamla olay örgüsü başladı. Ya kitap okuyacaktım ya da film izleyecektim. Will probleminden sonra hemen kitaba başlamak da istemedi canım ve ben de filmi izlemeye karar verdim. İyi ki de izlemişim. 

Film hakkında Büşra gereken bilgiyi vermiş zaten. Bana sadece ballandırmak kaldı. Bu filmi izlemediyseniz izleyin ve izlemeyenlere izlettiriniz. Çünkü bu film harika bir insanlık dersi veriyor! Abartmıyorum (siz abartı olarak algılayabilirsiniz, ki zaten film abartılmayı hakediyor) vakit ayırın ve bu filmi kesinlikle izleyin. 

İzlememe vesile olduğun için tekrar teşekkür ederim canım. ;) ♥

13 Ekim 2013 Pazar

Jojo Moyes - Senden Önce Ben


Öfkeliyim, üzgünüm, karaları bağladım..
Gece saat 1:00 gibi kitabı bitirdim ve ardından öfke ve üzüntü karışımı duygular sebebiyle uzun süre uyuyamadım. Son çeyrekte kitap resmen kocaman ağır bir yumruğu suratıma indirdi. Sanırım fazla umutlanmıştım. (Ne aptallık ama!) Böyle olmamalıydı. Evet okuyucuları acındırmak ve etkilemek adına (hatta prim yapmak adına) böyle bir son bekliyordum ama ahh o umut dedikleri şey... 
Ne zaman böyle kitaplar okusam, uzun süre etkisinden kurtulamıyorum. Bütün gece rüyamda Will'i hayata döndürmeye çalışan Lou'ydum.. Gerisini siz düşünün. 
Her seferinde, bir daha asla kitap karakterleriyle aramda duygusal bağ kurmayacağıma dair sözler veriyor ama maalesef bu sözümü tutamıyorum. 
Okurken ağladım mı? 
Hayır. 
Ancak nefesim kesildi, konuşamayacağımı hissettiğim zamanlar oldu. Hatta bazı günler metroda okurken o kadar kötü hissettim ki.. Sanki işe değil de Will'e bakmaya gidiyormuşum gibi..
Bir kısım da o kadar öfkelendim ki kitabı 24 saat boyunca elime almadım.
Şimdi siz dersiniz ki; o kadar da abartma! Merak etmeyin, zaten kitabın abartılacak bir şeyi yok. Ben sadece başka bir hayat üzerinde, olsaydı ne hissederdim diye düşünürken buldum kendimi.. 
Empati. 
Kötüydü ve ben kötüydüm.. 
Okuyanlar beni belki biraz anlayacaktır, çıktıkları tatilin son gününden itibaren vurgun yedim. 
Duygusal ve psikolojik olarak çökmüş bir süreç içerisindeyseniz okumayın bu kitabı. 
Ben okuduğum için pişman mıyım? 
Hayır.. 
Ama okumasaydım daha iyi olabilirdi belki..

Ve Will, çok kötüsün!! 
Lou'ya bunu yaşatmaya hakkın yoktu!!


11 Ekim 2013 Cuma

HEYBEMDEKİLER / EKİM

NE DİNLİYORUM?

Şu sıralar sadece Türkçe müzik dinliyorum. Sanırım azıcık kederliyim, çokça hüzünlü.. Azıcık da atarlı mı ne? :P Bu kez listem hakkında çok fazla yoruma da gerek duymuyorum. Hepsi kendi yorumunu yapar zaten. 

1) İclal Aydın & Servet Kocakaya - Zor Günler / Çok canım yanıyordu / gördüklerimden ve göreceklerimden / benim kanayan dizlerim yoktu hayatta bir tek / benim de kanattıklarım vardı elbet / ezdiğim kumlar ve geçtiğim yollar hala gölgemi taşıyorlar.. 

2) Göksel - Kabahat Seni Sevende / Her nereye baksam acı hatıran var / mazi hançer gibi derinden yaralar.. 

3) Yaşar Kurt - Ver Bana Düşlerimi / Albenisi yüksek bir şarkı, ne zaman dinlesem yüreğim hop eder..

4) Mabel Matiz - Kül Hece / "Onun sesi benimkinden bile kötü" diyen Wall-e ye not: şarkıyı sevmek için sebep çok..

5) Niran Ünsal - Hangimiz Sevmedik / Evet, ilk kez burda açıklıyorum: Niran Ünsal ile aramızda gizli bir bağ var. Sesine 'hayranım' :) ve ben telli çalgıların sesine aşığım, bunu biliyor muydunuz? Sırf saz sesi için bu şarkıyı dinlemeye başladığım da doğrudur. Ve evet, 'deli gibi sevmek ruhumuzda var' :)

6) Tarkan - Selam Ver / Bu şarkı önemli mesajlar içeriyor.. Ve hiç bıkmadan yıllardır dinliyorum. Böyle nerden geldiği bilmediğiniz (ya da bildiğiniz) bir tokatın yüzünüzde patlaması gibi bir şey.. Karışık oldu ama oldu sanırım..

7) Yalın - Ben Bilmem / Benim bıkmadan usanmadan deli gibi 2 yıl boyunca Yalın dinlediğimi biliyor muydunuz? Hayır bilmiyordunuz ama artık biliyorsunuz. Özlemişim..

8) Mabel Matiz - Kerem Gibi / ...

9) Sıla - Seni Görmeseydim / Taş gibi kadından taş gibi ses.. İlaç gibi.. 

10) Seksendört - Dokunma / Bazı şarkılar vardır, 'Heh! İşte bu gece ben buyum! Duygularıma tercüman oldu!' dediğiniz.. Heh işte ondan bu şarkı.. 

~*~

NE OKUYORUM?

Şu an okuduğum: 

Jojo Moyes - Senden Önce Ben 
(Will lütfen ölme! Yoksa karalar bağlarım!)

Bu ay okumayı planladığım: 

Nazan Bekiroğlu - Nun Masalları
Hekimoğlu İsmail - Bir Deliyle Evlendim 

~*~

NE İZLİYORUM?

Düzenli olarak takip ettiğim Beni Böyle Sev dizisini bu hafta itibariyle hayatımdan çıkarıyorum. Sebebi yok! Hayatımdan çıkardım gitti. Diğer Güney Kore yapımı dizileri de aynı şekilde.. Üzgünüm, hayatımdan çalıyorsunuz! The Vampire Diaries dizisi de beklemede. Onun da 5. sezonu başlamış. Bir durun arkadaşım! Bu ne hız ya hu! Neyse, ben şimdilerde ne mi izliyorum?

Online: Downton Abbey 3. Sezon (sadece hafta sonları fırsat buldukça)
TV: Çalıkuşu (her salı 20:00 :P #clubcalikusu )

Hepi topu 2 tane dizi izliyorum evet. Diğerlerini çöpe attım. 
Sebep? 
Canım öyle istedi. :)

Kasımda görüşmek üzere..
Sağlıcakla.. 

Not: Allah'tan yorum yapmayacaktım. :)

6 Ekim 2013 Pazar

Mustafa Kutlu - Uzun Hikaye

*

Ben o zamanlar on altı yaşındaydım, lise birde. İnce uzun bir oğlan. Saçlarım kirpi gibi dik duruyor; ne yana, ne geriye taranmıyor, beni deli ediyordu.
Babam "İnatsın inat... İnatçı adamın saçı yatmaz. Dedene çekmişsin besbelli. Keşke annene benzeseydin." diyordu.
Keşke...

*

İşte konuştu billur sürahiden su döküldü.

*


Uzun hikaye benim için bir talihsizlikler serüveni oldu sanki.
Önce kitabın orjinal kapaklı (resimdeki) baskısını bulamayarak başladım mesela. O baskıyı almadan okumak istemedim uzun süre. Filmini de kitaptan önce izlemek istemiyordum. Sonra geçenlerde tvde vereceklerini duydum. Dayanamadım izledim. Kitabını okumadığım için film bende harika bir his bırakmıştı. Etkilenmiştim. O ara kitap alışverişi yaparken eski baskıyı bulamayacağım kanaatına varıp almıştım kapağında film afişi olan kitabı. Filmden etkilenince diğer kitapları bir kenara koyup hemen o gece başladım kitabı okumaya. Okudukça anladım hata yaptığımı. Ne hatası mı? Kitaptan önce filmini izleme hatası elbette. İzlememeliydim o filmi. Sabretmeli beklemeliydim. Kitapla filmin tezatlığı, bende nasıl bir hayalkırıklığı yaşattı anlatamam. Kitap enfesti. Bu bir kitap yorumu filmle kıyaslama yapmam istemiyorum ama işte gel sen bir de yüreğime sor bunu.
Mustafa ah Mustafa...
Tuğçe Kazaz'ı Münire rolüne sırf gözleri için almışlar gibi. Yanlıştı çok yanlış.
Tamam kabul ediyorum, Kenan İmirzalıoğlu çok yakışmıştı o role. 
Neyse mevzu kitap. 
Filmi önce izlediğim için ister istemez, okurken sahneler tezatlık oluşturdukça kopuveriyorsun olaydan. 
Tekrar başa dönüp okuduğum kısımlar oldu bu sebeple. 
Allah'ım hala nasıl böyle bir hata yapabildiğimi aklım almıyor. 
Tamam Osman Sınav harika bir iş çıkarmış, ona sözüm yok.
Can alıcı sahneleri cımbızla çekmiş almış kitabın içinden.
Ama öyle işte..
Filmin etkisinden tamamen çıktıktan sonra, yani okurken filmle kıyaslamaya yapmayacak hale geldiğimde yeniden okuyacağım. 
Çünkü eser nadide.
Ve bir daha kitabını okumadan filmini izlemeyeceğim. 
Bu da bana ders olsun!

Son olarak Mehmet'in film hakkındaki yorumuna da bakmanızı tavsiye ederim.
Sağlıcakla..

5 Ekim 2013 Cumartesi

İlayda Ebrar'a..

Bazı anlar vardır. 
Siyah beyaz yeşilçam filmlerinden kesip hayatınızın bir sahnesine eklediğiniz.
Finalde küskün aşıklar bir metre uzaklıktan birbirlerine bakar,
sonra arka planda neşeli bir fon müziği ile birbirlerine ağır çekimde koşarak sarılırlar
ve 'SON' yazar ya hani, heh işte öyle,
ama bu bir son değil başlangıçtır bizim için.
Sonuçta her son bir başlangıç değil midir zaten? 
İşte öyle bir sahneyle başlarsa filminiz,
tadından yenmez, ömrünüzce de hatırladıkça gülecek anınız oluverir bir anda.
"Rabbim ömrüne ömür katsın, duasından beni eksik etmesin,
yüreğine afiyet azıcık da gülümsesin o bana yeter." dediğimiz insanlardan biri hani.
Hani böyle sarsam, kalbime milim milim işlesem de hiç çıkamasın.
Varsın hep oracıkta kalsın da gönlüm nuruyla aydınlansın. 
İşte öyle biriyle gününüzü geçirirseniz,
yanında unutuverirsiniz derdi tasayı da, 
görmez gözünüz dünyayı..
Kulağınız yalnız onu duyar, gözünüz yalnız onu görür olur.
Hele bir de buna çok ihtiyacınız varken,
çıkagelirse bu nimet, 
koşar adım Rabbinizin kapısını çalar,
şükür duası için 6. vakitte alnınız secdeye değiverir.
Sonra gözlerinizin önünden bütün günü film şeridi gibi geçirir, yine gülümsersiniz.
Öyle anılarınız vardır ki, bu gülümseme sırıtmaya dönüverir. 
Sesli kıkırdadığınızı bile farkedebilirsiniz.
Sinema salonundaki çocuk kahkahalarına karışan kahkahalarınız yankılanır kulağınızda.
Birbirinizle dalga geçip, kıkırdamalarınız..
(Gözlüklü fotomuz çok güzel -komik mi demeliydim :D- kuzum! Telefonumun duvar kağıdı oldu bile. Baktıkça gülüyorum.) 
Görmedim duymadım numaralarıyla löp löp ağıza atılan yasaklı çikolataları
yine görmezden gelir, ama parmaklarınızın arasından sızan görüntülere yine neşeyle gülersiniz. 
(Ben görmedim ki! :P)
Çay yasak dediğinizde, "Çay içilmez mi yaa!" diyerek çayı savunmaya geçişini düşündükçe canınız çay çeker mesela ama siz kahve ile yetinmeyi bilirsiniz. 
(Sen çikolata yasağına uymazsan ben de çay yasağına uymam kiii :') )
Her şeyi bahane eder (ilk karşılaşma, kupa hediyesi, ayraç hediyesi, ayrılık sahnesi vsvs) sarılıp öpersiniz,
bahane bulamayınca kıkırdayarak hadi bu da benden olsun deyip sinema salonunun orta yerinde yeniden sarılırsınız mesela..
(Gel bi daha öpücem senii :-*)
Hepsi neşe kaynağınız oluverir, günü unutur, mutluluktan sarhoş olabilirsiniz. 
Yanında -mış gibi yapmak zorunda olmadığınız birilerinin olması,
ilk sorusu "Burda mescid var mıydı?" diyen, dua dostu, Allah dostu, gönül dostu birini bulduğunuz an,
tutup kolundan hayatınıza sokuverirsiniz.
Gönlüne kolay kolay kimseyi almayan birinin gönlüne bir gülücükle girebilene aşk olsun o zaman.
Romantik komedi serüvenleri bir yeşilçam sahnesiyle başlayan bu gönül muhabbetinin
sonu nereye varır dersiniz?
Sonu olmaz bunların, 
sadece haftaya oynayacak yeni bölümü sabırsızlıkla beklersiniz. 
Allah'ın selamı üzerine olsun. 
Şükr olsun, Hamd olsun.
Duamız kabul, dostluğumuz daim olsun. 

Yakamda olmayan kırmızı karanfile rağmen,
bizi kavuşturan Rabbime şükürler olsun.
Zevkle ve Aşkla bekleyen gönlüne..
Elif

İ.Ebrar için not: Ferdi Tayfur - Bende özledim bende ya da Beyaz Kelebekler - Ateş böceğim de hediyem olsun. :D



2 Ekim 2013 Çarşamba

Biz Değerli İnsan Müsveddeleri

Biz insan müsveddeleri çok biliriz her şeyi.
Güleriz, kesin bir işler var bunda çaktırmıyor deriz.
Ağlarız, kesin sevdiğinden ayrıldı der, gıybet ederiz.
Azıcık somurtsak, neye surat yapıyorsun der başımızın etini yeriz.
Soframıza gelen dünden kalmış ekmeğe, 
'bayat bu' der tazesine uzanırız.
Çorabımız delinir, elimize iğne ipliği almaya üşenir 
daha giyilmez bu der çöpe atarız.
Ayakkabımızın modası geçer, eskitmeden yenisini alırız.
Dolaplarımızda daha hiç giymediğimiz kıyafetlerimiz dururken,
gözümüz hep vitrindeki diğer gömlekte kalır.
Biz insan müsveddeleri var ya hani?
Midesi dolu gözü aç insanlar olan biz hani,
Gözü tok midesi aç insanlara birer mahluk gibi bakarız da
bilmeyiz asıl mahluklar biziz.
Bu yağmurda sokakta aç sefil gezen insanların haline üzülüp,
başımızı sokacak bir damımız olmasına şükretmeyiz de,
hep başkalarının hayatına özenir, zengin hayatlar yaşamak isteriz.
Biz gözü aç karnı tok insan müsveddeleri kaybetmek nedir bilmeyiz,
hep kazanmanın peşinde koşarız.
Alçakgönüllülük, paylaşmak nedir bilmeyiz.
Elindekiyle yetinmeyi bilmeyen bizler, 
utanmadan başkalarının elindekine göz diker,
bizim olana kadar pes etmeyiz.
Cesaretimiz hep hırslarımızdan gelir.
Arada bir kabullenip kenara çekilmeyi bilmeyiz.
Öyle gözümüz döner, öyle hırs, kin ve nefretle doldururuz ki yüreğimizi,
güzel olana köreltiriz o yumruk kadar nimeti.
Biz, zavallı insan müsveddeleri,
sevdiğimizi sanırız kimi zaman.
Ama harbi sevdiğimiz zamanlarımız da olur hani.
Sevdalanırız kızlı erkekli.
O yumruk kadar nimetin acısıyla koca bir ömrü deviririz de,
hiç şükretmeyiz halimize.
Ömrümüzde bir kez sevdalanma gafletine düşersek,
feleğimiz şaşırır da adımımızı nereye atacağımızı bilemeyiz.
Bir tek kişilik koltuklarda, bir de çift kişilik localarda yaşarız sevdamızı.
Yani ki, bu sevdanın tek taraflısı da var, kalp kalbe karşı olanı da vesselam.
İkisi de yakar derinden de, biz zavallı insanlar bilmeyiz bu acının kıymetini.
Şu dünyada verilen en büyük nimetin sevgi olduğunu unutur, şükretmeyiz yüreğimizdekine.
Gözü aç insan müsveddeleriyiz biz ne de olsa.
Sevmekle yetinmeyiz. 
Sevilmeyi de isteriz.
Onunla da yetinmez, sadece bizi sevsin isteriz.
Onunla da yetinmez dünyasının merkezinde olmak isteriz.
O da yetmez.. Yetmez işte!
Yetmez çünkü gözümüz aç, görmeyiz gönlümüzün tokluğunu.
Hep başkasının tabağındaki lokmada kalır gözümüz.
Sevdalık zor iştir.
Hırslarımızın esiriyle cesareti yakalarız da, severken korkak oluruz.
Hep karşımızdakinin cesur olmasını dileriz.
'Tutsun kolumdan götürsün beni' deriz.
Nereye mi? 
Yol nereye giderse..
Ben korkuyorsam o bundan cesaret alsın deriz.
Götürmezse de korkak deriz, sevmiyor deriz.
Atarız hemen suçu diğerine.
Sonra ne yaparız?
Onun elini tutacak elimizi üşümesin diye cebinize sokar, 
sevdamızdan kendi payımıza düşen kısmını yükler sırtımıza çeker gideriz.