10 Ağustos 2013 Cumartesi

Atilla İlhan - Ayrılık Sevdaya Dahil



açılmış sarmaşık gülleri 
kokularıyla baygın 
en görkemli saatinde yıldız alacasının 
gizli bir yılan gibi yuvalanmış 
içimde keder 
uzak bir telefonda ağlayan 
yağmurlu genç kadın

rüzgâr 
uzak karanlıklara sürmüş yıldızları 
mor kıvılcımlar geçiyor 
dağınık yalnızlığımdan 
onu çok arıyorum onu çok arıyorum 
heryerinde vücudumun 
ağır yanık sızıları 
bir yerlere yıldırım düşüyorum 
ayrılığımızı hissettiğim an 
demirler eriyor hırsımdan 


ay ışığına batmış 
karabiber ağaçları 
gümüş tozu 
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar 
yaseminler unutulmuş 
tedirgin gülümser 
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var 
çünkü ayrılık da sevdâya dahil 
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili 
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar 
her an ötekisiyle birlikte 
her şey onunla ilgili 


telaşlı karanlıkta yumuşak yarasalar 
gittikçe genişleyen 
yakılmış ot kokusu 
yıldızlar inanılmayacak bir irilikte 
yansımalar tutmuş bütün sâhili 
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var 
öyle vahşi bir tad ki dayanılır gibi değil 
çünkü ayrılık da sevdâya dahil 
çünkü ayrılanlar hâlâ sevgili 

yalnızlık 
hızla alçalan bulutlar 
karanlık bir ağırlık 
hava ağır toprak ağır yaprak ağır 
su tozları yağıyor üstümüze 
özgürlüğümüz yoksa yalnızlığımız mıdır 
eflatuna çalar puslu lacivert 
bir sis kuşattı ormanı 
karanlık çöktü denize 
yalnızlık 
çakmak taşı gibi sert 
elmas gibi keskin 
ne yanına dönsen bir yerin kesilir 
fena kan kaybedersin 
kapını bir çalan olmadı mı hele 
elini bir tutan 
bilekleri bembeyaz kuğu boynu 
parmakları uzun ve ince 
sımsıcak bakışları suç ortağı 
kaçamak gülüşleri gizlice 
yalnızların en büyük sorunu 
tek başına özgürlük ne işe yarayacak 
bir türlü çözemedikleri bu 
ölü bir gezegenin 
soğuk tenhalığına 
benzemesin diye 
özgürlük mutlaka paylaşılacak 
suç ortağı bir sevgiliyle 

sanmıştık ki ikimiz 
yeryüzünde ancak 
birbirimiz için varız 
ikimiz sanmıştık ki 
tek kişilik bir yalnızlığa bile 
rahatça sığarız 
hiç yanılmamışız 
her an düşüp düşüp 
kristal bir bardak gibi 
tuz parça kırılsak da 
hâlâ içimizde o yanardağ ağzı 
hâlâ kıpkızıl gülümseyen 
-sanki ateşten bir tebessüm- 
zehir zemberek aşkımız


Kaynak

Gönül Yarası

Siz hiç, unuttuğunuz bir şeyi hatırladığınızda gözleriniz dolacak kadar mutlu oldunuz mu?
Son zamanlarda bu bana sık sık oluyor. 
Özellikle de yıllar öncesine ait bir anı, bir kitap ya da bir müzik hatırladığımda..

2005 yılında Gönül Yarası isimli bir film vizyona girmişti hatırlarsanız.
Meltem Cumbul, Şener Şen ve Timuçin Esen'in oynadığı..
Film bence bir efsaneydi. Gerek konusu, replikleri, oyunculuklarıyla. Gerekse müzikleriyle. 
Özellikle de Dünya (Meltem Cumbul) 'nın Etek Sarı türküsünü okuduğu sahne benim için özeldir. 

Merak edenler için: 


2006 yılında, yine bu aylarda olması lazım (okul tatildi), bir kitap okumuştum.
Kitabı da tesadüfen, bir kitapçıda görmüştüm. 
Film ile aynı isimli, Gönül Yarası. 
Filmin etkisinden midir bilinmez konusuna bile bakmadan kitabı hemen almıştım.
Okumaya başladığımda, beklentimin dışında olduğundan sanırım (ya da filmle mukayese ettiğimden olabilir) sıkılmış hatta daha ilk  sayfada bırakmayı düşünmüştüm. 
Sonra elimde okuyacak başka kitap olmaması sebebiyle okumaya devam etmiştim. 
Kitabın ilk 20-25 sayfasından sonra oturduğum yerden kalkamamıştım. Akşam olmadan da kitap bitmişti. 
Kitaplarımızı o zamanlar takasla aldığım için maalesef bende kalamamıştı. 
1 yıl önce okuduğum kitapların listesini hazırlarken, bu kitabın sadece kapağının rengini hatırlıyordum. 
Yeşil.
Başka hiçbir şey yoktu. 
Adından esinlenerek hatırlamam gereken filmi bile hatırlayamıyordum.
Yeşil bir kitap.
Sonra bugün, bir blogger arkadaşımın postunda bir kitapçı linki gördüm.
Kelepir kitap satışı linkine tıklayıp, listelere göz atarken bir yazar ismini okuyup geçtim. 
Ahmet Günbay Yıldız. 
Yazarın ismini defalarca okudum "Nerden hatırlıyorum bu ismi?" diye diye kendimi yiyip bitirdikten sonra, yazarın diğer kitaplarına bakmak aklıma geldi.
Gönül Yarası kitabını gördüğümde yaşadığım mutluluk tarif edilemez.
Uzun zamandır adını hatırlamaya çalıştığım kitabı sonunda bulmuştum.
Bir sonraki kitap siparişimde, alacağım ilk kitap Gönül Yarası olacak..
Eğer sizler de okumadıysanız, okumanızı tavsiye edebilirim. 

8 Ağustos 2013 Perşembe

BIGBANG - Blue


Sibel Eraslan - Siret-i Meryem

Bakara Suresi / 253

"Hani melekler: 'Meryem, şüphesiz Allah seni seçti, seni arındırdı ve alemlerin kadınlarına üstün kıldı,'demişti."


Meryem kadındı. 
Allah'ın seçtiği peygamber annesi Meryem. 
O tertemizdi.
Meryem Allah'ın kuluydu.
O'na yakın olandı..
Allah'ın sevgili kuluydu Meryem.
Kurumuş hurma dalı yıllarca onun yolunu beklemişti.
Ve Allah izin verdiğinde o Meryem için yeşermişti.
Meryem anneydi.
Dünyaya babasız bir çocuk getirerek sınava tutulmuştu Meryem.
Oysa o tertemiz, el değmemişti.
Meryem'in tek sınavı bu değildi elbet.
Bir de analık, evlat acısı sınavı vardı.
Meryem dosttu. 
Oğlu İsa'nın en büyük destekçisiydi.
Meryem herkesin sevgili anasıydı. 
O Allah'a adanmış çocuktu. 
O peygamber annesiydi.

Bir Merzanguş'u vardı Meryem'in. Kılıcı Rıdvan ve atı Suvat'ı ile İsa'nın ve Meryem'in koruması.
Elbette Onların en büyük koruyucusu Allah'tı. 
Ama Merzanguş sadık bir dosttu.
Yusuf gibi.

Meryem'in dünya sınavını Merzanguş anlatsın, siz okuyun.. 

Selametle..

7 Ağustos 2013 Çarşamba

İskender Pala - Leyla ile Mecnun

"Bir bütün idim ben Leyla ile. Sense Leyla'yım diyorsun. 
Sen Leyla isen eğer; beni yakmaya hayalin yeter, takatim yok sana kavuşmaya.."


Leyla ile Kays'ın efsane aşk hikayesi.. Bizim bildiğimiz en iyi çıkış ise Fuzuli'nin Bağdat valisi Kanuni Sultan Süleyman'ın isteği üzerine yazdığı Leyla vü Mecnun mesnevisidir. Bu aşkı böylesi efsaneye dönüştüren de bu mesnevi değil midir zaten? 

İskender Pala yine kullanmış o güzel kalemini, her zamanki gibi. 
Aşkı aşkla yazmış belli.
Kitap incecik ama içi dersin dolu dizgin.. 
Mecazi aşktan İlahi aşka geçiş serüveni..
Kays'ın Mecnun olma efsanesi..

"Ben ki varım; sen içimdesin, bunu bil!.."

Sibel Eraslan - Saklı Kitap

"Niçin böylesin sen?"
"Çünkü insanım.."
"Bu direnci nereden alıyorsun?"
"İçimdeki saklı kitaptan ve ruhumun gezindiği yerlerden.."


28 Şubat 1997. Benim ilkokula gittiğim yıllar.. Tabi çocuğum anlamıyorum tam olarak, ama ülkede yanlış bir şeyler olduğunun bilincindeyim. Tvde üniversitelere alınmayan başörtülü genç kızların haberleri dönüp duruyor. Postmodern darbe diyorlar adına.. 
İkna odalarına alınan kızlar, T damgalı isimsiz dosyalarıyla sorgulanıyor. 
Türkiye tarihinin utancı 28 Şubat! 

Sevgili Sibel Eraslan, Saklı Kitap'ta toprağından koparılan çiçeklerin, 28 Şubat sürecinde yaşadıklarını almış kaleme.. 
Tek istedikleri okumaktı her birinin..
Okumak ve okutmak kendi gibi okumaya susamış gençleri..
Hiçbir suçları yoktu, başörtülerinden başka..
Başörtüsü suç muydu peki? 
Kimseye zararları yoktu.
Nasıl bir zihniyetti 28 Şubat'ı yaşatanların zihniyeti?
O ikna odalarındaki zihniyet neydi?
Genç kızlara -T- damgası vurup fişleyenlerin aklından neler geçiyordu?
T'nin anlamı neydi? 

Kıtmir'in dilinden yazılmış 7 Uyuyanlar'ın hikayesi saklı bu kitapta..
Ashab-ı Kehf'e uzanan bir yazı..


Ben çok etkilendim bu kitaptan..
Ağlayacak kadar..
Kendimi koydum her birinin yerine..
Yükü omuzlarımı eğdi..
Suçlu hissettim kendimi..
O gün orda olamadığım için..
Kitabı okuyun, okutun..

Kalın sağlıcakla..

Natacha Atlas - Gafsa


6 Ağustos 2013 Salı

Murathan Mungan - Yalnız Bir Opera

Ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda
Yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim
Oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

İmrendiğin, öfkelendiğin
Kızdığın, ya da kıskandığın diyelim
Yani yaşamışlık sandığın
Geçmişim
Dile dökülmeyenin tenhalığında
Kaçırılan bakışlarda
Gündeliğin başıboş ayrıntılarında
Zaman zaman geri tepip duruyordu.
Ve elbet üzerinde durulmuyordu.
Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun,
Biraz daha fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.
Başlangıçta doğruydu belki.
Sıradan bir serüven, rastgele bir ilişki gibi başlayıp,
Günden güne hayatıma yayılan, varlığımı ele geçiren,
Büyüyüp kök salan bir aşka bedellendin.
Ve hala bilmiyordun sevgilim
Ben sende bütün aşklarımı temize çektim
Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana
Bütün kazananlar gibi
Terk ettin.

Yaz başıydı gittiğinde, ardından,
Senin için üç lirik parça yazmaya karar vermiştim.
Kimsesiz bir yazdı. Yoktun. Kimsesizdim.
Çıkılmış bir yolun ilk durağında bir mevsim bekledim durdum.
Çünkü ben aşkın bütün çağlarından geliyordum.
Sanırım lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.
Yüzündeki kuşkun kedere, gür kirpiklerinin altından
Kısık lambalar gibi ışıyan gözlerine
Çerçevesine sığmayan
Munis, sokulgan, hüzünlü resimlerine
Lirik sözcüğü en çok yüzüne yakışıyordu.

Yaz başıydı gittiğinde. Sersemletici bir rüzgar gibi geçmişti Mayıs.
Seni bir şiire düşündükçe
Kanat gibi, tüy gibi, dokunmak gibi
Uçucu ve yumuşak şeyler geliyordu aklıma.
Önceki şiirlerimde hiç kullanmadığım bu sözcük
Usulca düşüyordu bir kağıt aklığına,
Belkide ilk kez giriyordu yazdıklarıma, hayatıma.
Yaz başıydı gittiğinde. Bir aşkın ilk günleriydi daha.
Aşk mıydı, değil miydi? Bunu o günler kim bilebilirdi?
‘Eylül’de aynı yerde ve aynı insan olmamı isteyen’ notunu buldum kapımda.
Altına saat: 16.00 diye yazmıştın, ve 16.04′tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran zamanı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını.

Gittin. Koca bir yaz girdi aramıza. Yaz ve getirdikleri.
Döndüğünde eksik, noksan bir şeyler başlamıştı.
Sanki yaz, birbirimizi görmediğimiz o üç ay,
Alıp götürmüştü bir şeyleri hayatımızdan, olmamıştı, eksik kalmıstı.
Kırılmış bir şeyi onarır gibi başladık yarım kalmış arkadaşlığımıza.
Adımlarımız tutuk, yüreğimiz çekingen, körler gibi tutunuyor, dilsizler gibi
bakışıyorduk.
Sanki ufacık bir şey olsa birbirimizden kaçacaktık.
Fotoromansız, trüksüz, hilesiz, klişesiz bir beraberlikti bizimki.
Zamanla gözlerimiz açıldı, dilimiz çözüldü güvenle ilerledik birbirimize.
Gittin. Şimdi bir mevsim değil, koca bir hayat girdi aramıza.
Biliyorum ne sen dönebilirsin artık, ne de ben kapıyı açabilirim sana.
Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Akıp giden zamana göz kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz.
Birbirine uzanamayan
Boşlukta iki yalnız yıldız gibi
Acı çekiyor ve kendimize gömülüyoruz
Bir zaman sonra batık bir aşktan geriye kalan iki enkaz olacağız yalnızca
Kendi denizlerimizde sessiz sedasız boğulacağız
Ne kalacak bizden?
Bir mektup, bir kart, birkaç satır ve benim şu kırık dökük şiirim
Sessizce alacak yerini nesnelerin dünyasında
Ne kalacak geriye savrulmuş günlerimizden
Bizden diyorum, ikimizden
Ne kalacak?

Şimdi biz neyiz biliyor musun?
Yıkıntılar arasında yakınlarını arayan öksüz savaş çocukları gibiyiz.
Umut ve korkunun hiçbir anlam taşımadığı bir dünyada
Bir şey bulduğunda neyi, ne yapacağını bilmeyen çocuklar gibi
Ve elbet biz de bu aşkta büyüyecek
Her şeyi bir başka aşka erteleyeceğiz.

Kış başlıyor sevgilim
Hoşnutsuzluğumun kışı başlıyor
Bir yaz daha geçti hiçbir şey anlamadan
Oysa yapacak ne çok şey vardı
Ve ne kadar az zaman
Kış başlıyor sevgilim
İyi bak kendine
Gözlerindeki usul şefkati
Teslim etme kimseye, hiçbir şeye
Upuzun bir kış başlıyor sevgilim
Ayrılığımızın kışı başlıyor
Giriyoruz kara ve soğuk bir mevsime.

Kitaplara sarılmak, dostlarla konuşmak,
Yazıya oturup sonu gelmeyen cümleler kurmak,
Camdan dışarı bakıp puslu şarkılar mırıldanmak….
Böyle zamanlarda her şey birbirinin yerini alır
Çünkü her şey bir o kadar anlamsızdır
İçimizdeki ıssızlığı dolduramaz hiçbir oyun
Para etmez kendimizi avutmak için bulduğumuz numaralar
Bir aşkı yaşatan ayrıntları nereye saklayacağınızı bilemezsiniz
Çıplak bir yara gibi sızlar paylastığımız anlar,
Eşyalar gözünüzün önünde durur birlikte yarattığınız alışkanlıklar
Korkarsınız sözcüklerden, sessizlikten de; bakamazsınız aynalara,
Çağrışımlarla ödeşemezsiniz.

Dışarda hayat düşmandır size
İçeride odalara sığamazken siz, kendiniz
Bir ayrılığın ilk günleridir daha
Her şey asılı kalmıştır bitkisel bir yalnızlıkta
Gün boyu hiçbir şey yapmadan oturup
Kulak verdiğiniz saat tiktakları
Kaplar tekin olmayan göğümüzü
Geçici bir dinginlik, düzmece bir erinç
Suyu boşalmış bir havuz, fişten çekilmiş bir alet kadar tehlikesiz
Bakınıp dururken duvarlara
Boş bir çuval gibi, çalmayan bir org gibi, plastik bir çicek,
Unutulmuş bir oyuncak, eski bir çerçeve gibi, hani,
Unutsam eşyanın gürültüsünü, nesnelerin dünyasında
Kendime bir yer bulsam, dediğimiz zamanlar gibi
Kendimizin içinden yeni bir kendimiz çıkarmaya zorlandığımız anlar gibi
Yeni bir iklime, yeni bir kente, bir tutkunluk haline, bir trafik kazasına,
Başımıza gelmiş bir felakete, iskenceye çekilmeye, ameliyata alınmaya
Kendimizi hazırlar gibi.

Yani dayanmak ve katlanmak için silkelerken bütün benliğimizi
Ama öyle sessiz baktığımız duvarlar gibi olmaya çalışırken,
Ve kazanmış görünürken derinliğimizi
Ne zaman ki, yeniden canlanır bağışlamasız belleğimizde
Bir anın, yalnızca bir anın bütün bir hayatı kapladığı anlar
O tiktaklar kadar önemsiz kalır şimdi
Hayatımıza verdiğimiz bütün anlamlar
Göremeseniz de, bilirsiniz
Hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar.

Bana zamandan söz ediyorlar
Gelip size zamandan söz ederler
Yaraları nasıl sardığından, ya da her şeye nasıl iyi geldiğinden.
Zamanla ilgili bütün atasözleri gündeme gelir yeniden.
Hepsini bilirsiniz zaten, bir işe yaramadığını bildiğiniz gibi.
Dahası onalar da bilirler.
Ama yine de güç verir bazı sözler, sözcükler, öyle düşünürler.
Bittiğine kendini inandırmak, ayrılığın gerçeğine katlanmak, sırtınızdaki
hançeri çıkartmak, Yüreğinizin unuttuğunuz yerleriyle yeniden karşılaşmak
kolay değildir elbet.
Kolay değildir bunlarla baş etmek, uğruna içinizi öldürmek.
Zaman alır.
Zaman alır sizden bunların yükünü
O boşluk dolar elbet, yaralar kabuk bağlar, sızılar diner, açılar dibe
çöker.
Hayatta sevinilecek şeyler yeniden fark edilir.
Bir yerlerden bulunup yeni mutluluklar edinilir.
O boşluk doldu sanırsınız
Oysa o boşluğu dolduran eksilmenizdir.

Gün gelir bir gün
Başka bir mevsim, başka bir takvim, başka bir ilişkide
O eski ağrı
Ansızın geri teper.
Dilerim geri teper.
Yoksa gerçekten bitmissinizdir.

Zamanla yerleşir yaşadıkların, yeniden konumlanır, çoğalır anlamları, önemi
kavranır.
Bir zamanlar anlamadan yaşadığın şey, çok sonra değerini kazanır.
Yokluğu derin ve sürekli bir sızı halini alır.
Oysa yapacak hiçbir şey kalmamıştır artık
Mutluluk geçip gitmiştir yanınızdan
Her şeye iyi gelen zaman sizi kanatır
Ölmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Günlerin dökümünü yap
Benim senden, senin benden habersiz alıp verdiklerini
Kim bilebilir ikimizden başka?
Sözcüklerin ve sessizliklerin yeri iyi ayarlanmış
Bir ilişkiyi, duyguların birliğini,
Bir aşkı beraberlik haline getiren kendiliğindenliği
Yani günlerimiz aydınlıkken kaçırdığımız her şeyi bir düşün
Emek ve aşkla güzelleştirilmiş bir dünya
Şimdi ağır ağır batıyor ve yokluğa karışıyor
Orada olmuş saadeti karşılaştır yaşayan mutsuzlukla
Bunlar da bir işe yaramadıysa
Demek yangından kurtarılacak hiçbir şey kalmamış aramızda.

Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Solgun yollardan geçtim.
Bakışımlı mevsimlerden
İkindi yağmurlarını bekleyen
Yaz sonu hüzünlerinden
Gün günden puslu pencerelere benzeyen gözlerim
Geçti her cağın bitki örtüsünden
Oysa şimdi içimin yıkanmış taşlığından
Bakarken dünyaya
Yangınlarla bayındır kentler gibiyim:
Çicek adlarını ezberlemekten geldim
Eski şarkıları, sarhoşların ve suçluların
Unuttuklarını hatırlamaktan
Uzun uzak yolları tarif etmekten
Haydutluktan ve melankoliden
Giderken ya da dönerken atlanan esiklerden
Duyarlığın gece mekteplerinden geldim
Bütünlemeli çocukluklarıyla geçti
Gençliğimin rüzgara verdiğim yılları
Gök ummaların ve iç dökmelerin vaktinden geldim.

Bu şiire başladığımda nerde,
Şimdi nerdeyim?
Yaram vardı, bir de sözcükler
Sonra vaat edilmiş topraklar gibi
Sayfalar ve günler
Işık istiyordu yalnızlığım
Kötülükler imparatorluğunda bir tek şiir yazmayı biliyordum
İlerledikçe…Kaybolup gittin bu şiirin derinliklerinde
Aşk ve Acı usul usul eriyen bir kandil gibi söndü daha şiir bitmeden.
Karardı dizeler.
Aşk…Bitti. Soldu şiir.

Büyük bir şaşkınlık kaldı o fırtınalı günlerden
Daha önce de başka şiirlerde konaklamıştım
Ağır sınavlar vermiştim değişen ruh iklimlerinde
Ask yalnız bir operadır, biliyordum:
Operada bir gece uyudum, hiç uyanmadım.
Barbarların seyrettiği trapezlerden geçtim
Her adımda boynumdan bir fular düşüyordu
El kadar gökyüzü mendil kadar ufuk
Birlikte çıkalan yolların yazgısıdır:
Eksiliyorduk
Mataramda tuzlu suyla, oteller kentinden geldim
Her otelde biraz eksilip, biraz artarak
Yani çoğalarak
Tahvil ve senetlerini intiharlarla değiştirenlerin
Birahaneler ve bankalar üzerine kurulu hayatlarında
Ağır ve acı tanıklıklardan
Geçerek geldim. Terli ve kirliydim.
Sonra tımarhanelerde tımar edilen ruhum
Maskeler ve çiçekler biriktiriyordu
Linç edilerek öldürülenlerin hayat hikayelerini de…
Korsan yazıları, kara şiirleri, gizli kitapları
Ve açık hayatları seviyordu.
Buraya gelirken
Uzun uzak yollar için her menzilde at değiştirdim
Atlarla birlikte terledim yolları ve geceleri
Ödünç almadım hiç kimseden hicbir şeyi
Çıplak ve sahici yaşayıp çıplak ve sahici ölmek için panayır yerleri…
Panayır yerleri…
Ölü kelebekler…
Ölü kelebekler…
Sonra dünyanın bütün sinemalarında bütün filmleri seyrettim.

Adım onların adının yanına yazılmasın diye
Acı çekecek yerlerimi yok etmeden
Acıyla baş etmeyi öğrendim.
Yoksa bu kadar konuşabilir miydim?
İpek yollarında kuzey yıldızı
Aşkın kuzey yıldızı
Sanırsın durduğun yerde
Ya da yol üstündedir
Oysa çocukluktan kalma gökyüzünde hileli zar
Ölü yanardağlar, ölü yıldızlar
Ve toy yaşın bilmediği hesap: ışık hızı.

Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta başka türlü geçilen
Aşkın bir yolu vardır
Her yaşta biraz gecikilen
Gökyüzünde yalnız bir yıldız arar gözler
Gözlerim
Aşkın kuzey yıldızıdır bu
Yazları daha iyi görülen
Ben, öteki, bir diğeri ona doğru ilerler
İlerlerim
Zamanla anlarsın bu bir yanılsama
Ölü şairlerin imgelerinden kalma
Sen de değilsin. O da değil
Kuzey yıldızı daha uzakta
Yeniden yollara düşerler
Düşerim
Bir şiir yaşatır her şeyi yaşamın anlamı solduğunda
Ben yoluma devam ederim. Bitmemiş bir şiirin ortasında
Darmadağınık imgeler, sözcükler ve kafiyeler
Yaşamsa yerli yerinde
Yerli yerinde her şey
Şimdi her şey doludizgin ve çoğul
Şimdi her şey kesintisiz ve sürekli bir devrim gibi
Şimdi her şey yeniden
Yüreğim, o eski aşk kalesi
Yepyeni bir mazi yarattı sözcüklerin gücünden
Dönüp ardıma bakıyorum
Yoksun sen
Ey Sanat! Her şeyi hayata dönüştüren.

Adele - Someone Like You


4 Ağustos 2013 Pazar

Taare Zameen Par / Her Çocuk Özeldir / Yerdeki Yıldızlar

Ve içinde çocuk olan her şey güzeldir. Kitaplar, filmler, oyunlar, kahkahalar..


Yine bir Aamir Khan filmi ve yine tutamadığım gözyaşlarım... Aamir Khan filmlerinden izlerken durmaksızın ağladığım 2. film oluyor bu. 3 Idiots filminden sonra gönül telime bu denli dokunan ikinci film Taare Zameen Par. Her Çocuk Özeldir/ Yerdeki Yıldızlar. Bu zamana kadar nasıl olursa izlememişim ben bu filmi dedim durdum kendi kendime. Bu nasıl bir kayıptır? Film nasıl böyle saklı kalmış anlam veremedim. 3 Idiots'tan sonra bu denli insanlık dersi veren harika bir film... O Amerikan filmleri iyi halt yemiş.


Bu film rolden ibaret değildi sanki. Bir ben mi böyle düşünüyorum acaba? Orda ki hiç bir oyuncu rol yapmıyordu. her şey gerçek gibiydi. O derin çocuk bakışları, öğrencisini gerçekten anlayan öğretmen bakışları... Her şey öyle gerçek öyle içtendi ki. Bir ben miyim böyle düşünen? O kadar Aamir Khan filmi izledim. 3 Idiots ve bu film kadar etkilenmedim. 

Filmin hemen hemen her sahnesinde ağladım. Gecenin bir yarısı kimseyi uyandırmamak için nasıl güçlükle çıt çıkarmadan ağladım görülmeye değerdi. Filmin konusunu bilerek anlatmıyorum. İzleyin de görün ne anlatılıyormuş filmde. Anlatmakla anlaşılmaz böyle duygular. 




Film sayesinde disleksi / öğrenme bozukluğu hastalığını da öğrenmiş oldum. Filmden hemen sonra bir de hastalığı araştırdım. 
Disleksi hastalığının zeka ile alakası yokmuş. Zeka ile ilgisi olmadığı gibi bu hastalığa sahip çocukların bir çoğu zeki olabiliyormuş. Hastalık tamamen dil ve hafızayla alakalıymış. Disleksi hastalığına sahip dahiler de varmış. Albert Einstein, Walt Disney, Leonardo Da Vinci, Mozart, Bill Gates gibi ünlü isimler mesela. Bu sebeple hastalık dahi hastalığı olarak da anılıyor. 

Filmde altı çizilesi, hayat dersi veren öyle çok replik vardı ki, yine not alamadım tabi. Sanki gözlerimi ayırsam çok şey kaçıracakmışım gibi hissettim.

İzleyin, izlettirin.

Not: İçinde çocuk teması olan film önerileriniz varsa ve benimle paylaşırsanız çok memnun olurum. :)

3 Idiots / 3 Ahmak

All İzz Well


Hayatımda izlediğim izleyebileceğim en harika filmdi. Alabileceğiniz ders mesaj yüklü bir yapım. Altı çizilesi onlarca replik vardı ama filmin heyecanından hiç birini not edemedim. Ama benim yerime Bayan Islık / Semmma altı çizilesi replikleri kendi blogunda paylaşmıştı. Ordan da ulaşabilirsiniz. 

Aamir Khan yine yapmış yapacağını ve bütün sevimliliğiyle harika mesajlar vermiş. Bana Hint filmlerini sevdiren özel insan, iyi ki varsın yaa! 

Filmi izlemediyseniz, izleyin ve izlettirin. Eminim benim gibi tekrar tekrar izlemek isteyeceksiniz. 

Fragman:



Step Up 4 Revolution



İlki, Step Up Revolution. Film geçen yıl beyazperdedeymiş. Ve tabi benim yine haberim yok. Youtubeda bir iki videosuna denk gelince serinin bu filmini izlemediğimi farkettim. 

Serinin bu filmindeki dans şovları biraz daha sanatsaldı bence. Her dansın ayrı bir hikayesi, ayrı bir özelliği vardı. Hepsi başka bir şey anlatıyordu. 

Bunun gibi mesela...


Ya da bunun gibi...


Ve son olarak (bu kısım için son) bu..




Müziği ve dansı seviyorsanız, harika bir şov. Ayrıca serinin önceki filmindeki Adam G. Sevani ve bir de şu adını bir türlü hatırlayamadığım Çinli dansçı da vardı. Sevani sadece dans etsin. Çocuk gerçekten harika. Aslında bu film için söylenecek pek bir şey yok sanırım. İzle ve tadını çıkar. :)

The Host / Göçebe


 

The Host, namı-diğer Göçebe Stephenie Meyer'ın kitabından uyarlanan bir filmmiş. (Ben bilmiyordum. Ne kadar cahil kalmışım.) Filmin konusuna gelince... Dünya (insanlık) bilinmeyen güçler tarafından ele geçirilir. (Bence uzaylılar :P) İnsan bedenini ele geçirip o bedenlerde yaşıyorlardır. Ele geçirilemeyen bir grup insan da savaşlarını sürdürmektedir. Ancak yolunda gitmeyen şeyler olur. Bu tuhaf yaratıkların içinde olduğu bedenlerin sahipleri zihinlerinin kontrol edilmesine izin vermez. Göçebe'nin girdiği bedenin sahibi Melanie de zihninin kullanılmasına izin vermeyenlerdendir. Melanie'nin anıları Göçebe'yi etkilemeye başlar ve olaylar bunun çerçevesinde gelişir.

Fantastik kurgu filmi olan Göçebe filminin başrol oyuncusu olan Saoirse Ronan oldukça başarılıydı bence. Filmi götüren isim de kendisiydi zaten. (Ve bu kız daha 19 yaşındaymış!) Ben Melanie'yi değil Göçebe karakterini daha çok sevdim. Filmin IMDb puanı 5,8 imiş! İnanamadım. Benim beğeni tarzımda mı sorun var acaba! :D Sinemalar.com da 7,3 almış. İçim rahatladı. :P 

Neyse, ben sevdim yaa. Güzel ve hüzünlü sahneler vardı. Bildiğin ağladığım sahneler vardı yaa. 
Fantastik filmlere ilgili olanlar için gayet iyi, izlenebilir bir film. İyi ki izlemişim. Yakında kitabını da okuyacağım inşallah.

Fragman:


Sağlıcakla. 



Adam Fawer / Olasılıksız

2013 yılındaki 11. kitabım (acınacak haldeyim, bu kadar az okuduğum için kendimden utanıyorum çaktırmayın) olan Olasılıksız, bence harika bir kitaptı. Bitirmem yaklaşık 2 ayımı alsa da... Şimdi 2 ayda okumuş olabilirim ama sorun bakalım niye 2 ay? Çünkü ben hala uzatmalı açık öğretim fakültesi öğrencisiyim. Alttan derslerim var. Normalde geçen güz döneminde bütün dersleri vererek mezun olmuştum. Yani ben öyle düşünüyordum ama ösym (yediğin beddualara bu akşam yenisini katmayacağım) yeni yeni dersler icat etmiş. Bir de dersleri ikiye bölmüş. Oldu mu size uzatmaları oynadığım 3 ders iken 6 ders! İşte o derslerle ve başka bir takım şeylerle meşguldüm. Bir de araya heyecanlı bir seri girince.. Neyse, en azından bu bahar döneminde ki 3 dersi de verdikten sonra karşıma yeni bir şeyler çıkmazsa mezunum. Konu nasıl buraya kadar geldi ki? Olasılıksız'dan bahsedecektim ben.. (Bu aralar cümlelerim başladığı gibi bitmiyor kusura bakmayın. Nokta o kadar uzağa gidiyor ki, cümlenin başını kaybediyorum.) 



Evet, Olasılıksız kitabı benim ilgi alanım olan istatistik ve olasılık hesaplarını konu edinmiş. Sevgili Adam, benim çok sevdiğim bir mevzuyu ele almış ve benim için harika bir kitap yazmış. Sağ olsun. Sevdim keratayı. :P 

Baş kahraman David Caine, bir epilepsi hastası. İkiz kardeşi ise şizofreni. İşte bunlar benim hayatımda merakımı gideremediğim ender hastalıklardan ikisidir. Epilepsi de şizofreni de beyinden gelen bir rahatsızlık. Hasta, birinde bayılarak diğerinde ise kişilik bölünmesiyle kendinden geçiyor. Peki bu nasıl bir ince çizgidir ki, kişiler kendilerini bu derece kaybedebiliyorlar? Ve benim canım hayal gücüm (kendileri maalesef nerde duracağını bilmez) bu tarz insanların beyinlerinin normalden farklı çalıştığını zaten bana söylemişti. Sevgili Adam da bana, hayal gücümün o kadar da aptalca olmadığını gösterdi. 



Şaka bir yana, Adam Fawer aslında bize beynimizin yapabileceklerini açıkça anlatmış kitapta. Ve olasılıklar ile olasılıksızlıkları istatistiki şekilde ortaya koymuş. Tüm bu bilim, kuantum, psişik konularını da bir takım teori bilim adamlarını kullanarak, bir de polisiye hikayeyle katıştırarak okuyucuya sunmuş. Güzel de yapmış. Sevdim ben. 

Selam

-Senin atalarının izini bu topraklardan neden çıkartamıyorlar biliyor musun Adem öğretmen? Çünkü selamla geldiler. Kılıçla geleni söküp atarsın. Ama selamla gelene ancak “aleykum selam” diyebilirsin.-

O zaman Selam olsun dostlar..


Film Senegal'de bir ailenin dramıyla ve 3 öğretmenin aynı gün farklı kıtalara öğretmenlik yapmaya gitmesiyle başlıyor. Dakika bir gol bir diyerek ağlamaya başladım zaten... 
Harun öğretmen Afrika'ya, Zehra öğretmen Afganistan'a, Adem öğretmen ise Bosna'ya gönüllerde tohumları yeşertmek için gider. Onlara bu dünyada barışın da olduğunu göstermek için Selam ile giderler. Ve hepsi birbirinden farklı hayatların içinde ortak mücadelenin içine girerler. 

Farklı dil, din, ırk  ve renklerin ortak köprüsü olur 'Selam'.. 

Khadim: "Nefret ne renk Aya?"

Zehra öğretmen: “Bütün nehirleri birleştiren tek köprüdür Selam”
Adem öğretmen: "Selâmün Aleyküm demek benim kalbim, aklım, dilim size dosttur, zarar gelmez demektir."

Almir: "İntikam ne renk?"

Filmi önyargısız izlerseniz mesajı güzel ve tatmin edici. Ama önyargılarınızla izlerseniz bir şey anlamaz ve en düşük puanı verirsiniz.

Ben çok sevdim. Özellikle Senegalli aileyi, Harun öğretmeni ve Adem öğretmeni.. 
En çok da Khadim'i sevdim ben..
İyiki de izledim. 

Fanaa

Geçenlerde arkadaşımın tavsiyesiyle ilk kez bir Aamir Khan filmi izledim: "Fanaa".


Film bildiğimiz sıradan bir aşk hikayesiyle başladı. Kör kız Zooni ve tur rehberi Rehan birbirlerine aşık olur. Tam bu aşkın bittiğini düşünürken birleşmeleriyle filmin bittiğini zannedebilirsiniz. "Daha ne olabilir ki?" İşte bu soruyu sorduğunuzda cevabı da gecikmeyecek. Çünkü film bir anda aksiyon filmine dönüşüyor. Bir dram filmi içinde nasıl bu kadar çok son taşıyabilir izlediğimde inanamadım elbette. Ama birden fazla sona sahip bu film, Aamir Khan'ın diğer filmlerine de merak uyandırdı.

Hint filmleri müzikal türde olduğu için herkesin hoşuna gitmeyebilir. Belki tipler ve davranışlar komik bulunabilir. Ama keyif verici filmler olduğu kesin. (Bana göre yani) Filmde her an biri şarkı söylemeye başlayabilir. Bu onların duygularını anlatma şekli.. :) Ama güzel olan şey söyledikleri şarkıların anlamının büyük olması. Boş şarkılar değil yani.. Hepsi şiir gibi.. (Bizimkilerin yatcaz kalkcaz yatcaz kalkcaz hooop ordayım şarkılarından değil yani :) ) 

Filmde not alınacak çok fazla replik vardı. Hepsi de birbirinden güzel ve ince sözlerdi. Ama not alamadım. Çünkü bunun için her iki dakikada bir filmi durdurmam gerekiyordu. O zaman da film izlemekten çıkardı. Ama aklımda kalan bir sahne repliği var tabi ki. Kör kız Zooni'nin gözlerinden Rehan: 

"- Sesim neye benziyor? 
+ Fırtınadan önceki gökgürültüsü gibi..
- Nasıl kokuyorum? 
+ Yağmurdan sonraki toprak kokusu gibi..
- Tenim neye benziyor? 
+ Dilenci elbisesi giymiş bir prens gibi.."

Filmin en sevdiğim müziği de işte bu:

 https://www.youtube.com/watch?v=5n4-une1aPQ

Under the Hawthorn Tree / Alıç Ağacının Altında

Arkadaşımın tavsiyesi üzerine izlediğim, orjinal ismi "Shan Zha Shu Lian" olan Çin yapımı film (Under the Hawthorn Tree) -Alıç Ağacının Altında-gerçek bir hikayeden alınmış.


Ai Mi'nin aynı adlı romanında uyarlama bu filmi Çin Kültür Devrimi'nin sonlarında Hubei Eyaleti'nin Yinchang kasabasında geçer. Jing Qui'nin babası sağcı olduğu için hapse atılmıştır. Öğretmen annesi ve kendisi de gözetim altındadır. Bir gün Jing Qui okul yapımında çalışması için Yinchang kasabasına gönderilir. Oradai babası yüksek rütbeli asker olan ve askerliğini o kasabada yapan Lao San ile tanışır. Güzel şehirli kızJing Qui ve yakışıklı Lao San arasında saf bir aşk başlar.  Bilgi İçin Tıkla!



Normalde Uzak Doğu, Asya filmlerine aşinayım, ancak Çin filmlerine dillerinin telaffuzu sebebiyle midir bilmiyorum, pek ısınamadım. Ancak bu filmde dillerinin beni çok da yormadığını farkettim.

Film "aşırı" durağan. Bunu açık yüreklilikle söyleyebilirim. Kimse bu kadar durağan bir filme kolay kolay katlanamaz. En azından benim çevremde bu filmi izleyecek adam hemen hemen hiç yoktur. 

Filmi bildiğimiz aşk filmlerinden ayıran en büyük özelliği bence, genç Lao'nun inanılmaz fedakarlığı ve Jing'in aşırı derecedeki saflığı... 

Tüm film boyunca gıkım çıkmadan izledim. 2 saat boyunca pc başında sessiz sakin ilerleyen filme baktım. Güldüğüm anlar oldu. Önce sonunu biraz tahmin eder gibi oldum. Sonra yok canım, öyle olmayacak galiba dedim. Sonra tüm o sessizliğin ardından gelen son... Filmin tek ağladığım sahnesi de o son sahne oldu zaten.

Bana biraz Japon yapımı olan Koizora (Sky of Love) filminin sonunu anımsattı. Ama elbette ikisinin verdiği his farklıydı. 

Bana göre güzel bir filmdi. Ama öyle kolay kolay kimseye öneremem. Çünkü durağanlığı sabır gerektiriyor. :)

Reşat Nuri Güntekin / Çalıkuşu

Reşat Nuri Güntekin ile bundan yıllar yıllar önce (sanırım bir 15 yıl olmuştur) Çalıkuşu kitabı vasıtasıyla tanışmıştım. İtiraf etmeliyim ki, şu ana kadar yazarın okuduğum ilk ve tek kitabıdır. Beni ayıplayabilirsiniz. Klasik severler "Aman Allah'ım!" gibi bir inilti çıkarabilir. :P Ama öyle oldu işte. Neden öyle oldu emin de değilim. Belki ille de yazar takıntım olmamasındandır. Çünkü 1 sene öncesine kadar elime hangi kitap geçerse okurum edasıyla kitap okuyordum. Hangi kitap olduğunun bir önemi yoktu. Şimdilerde durum biraz karışık. :))


15 yıl önce kitapla karşılaşma olayım ise şöyle gelişmişti. Bir akrabamızın evine gitmiştik. Daha 9-10 yaşlarında çocuğum tabi. Ama acayip bir okuma hevesim var. 2 günde 400 sayfalık kitapları bitiriyorum falan.. Neyse misafirliğine gittiğimiz akrabamızın benden en az 10-15 yaş büyük kızı var. O zamanlar büyük vitrinler vardı bilirsiniz. Vitrinin televizyon konulan bölümünün üst kısmında da kitap vs koymak için açık bölümü var.  İçri girdim, koltuğa oturur oturmaz gözüm hemen tam karşımdaki vitrinin üst kısmında bulunan kitaplara kaydı. Zaten kitaplara ve okumaya aç bir çocuğum. Böyle bir fırsat yakalamak mucize gibiydi. Utana sıkıla rica ettim ve kitaplara bakmaya başladım. Boy da yetişmiyor tabi, sandalyenin üzerindeyim. Elime bir kaç kitap alıp, hanımlar muhabbet ederken ben kitapları inceledim. Gitmeden önce de kitapları geri getirmek şartıyla alabilir miyim diye sordum. Sağ olsunlar, beni kırmayıp verdiler. O gün ordan 3-4 kitap aldığımı hatırlıyorum. Hatta 2 tanesini (bunlardan biri Çalıkuşu) 2-3 kez okudum. 10 gün sonra da kitapları iade edip yerine başkalarını aldım.

İşte Çalıkuşu benim için böyle de özeldir. Üst üste 2-3 kez okuyunca hemen hemen her bölümünü ezberlemiştim nerdeyse... Ve her okuduğumda kalbim küt küt atar. Başka bir tat bu... Feride benim hayallerimin kahramanıydı aslında...

İşte yıllar sonra bu eski dostla yeniden kavuştuk. Bu kez başkasının kitaplığında değil, benim kitaplığımdaki yerini almış oldu. Bir gün zamanı geldiğinde, tıpkı zamanında benim yaptığım şeyi bir başka çocuk (belki de kendi çocuğum) gelip benim kitaplığımdan alarak yapacak. :)