3 Kasım 2013 Pazar

Franz Kafka - Milena'ya Mektuplar

Bu kitabı okumayı o kadar uzun zamandır (hatta yıllardır) istememe rağmen, okuyamamıştım. Hatta öyle ki, kitabı yaklaşık bir ay (belki daha fazla emin değilim) önce aldığım halde bu haftaya kadar beklettim. Neden ben de bilmiyorum. (Kitabın kalınlığından ve yazı boyutunun minicik olmasından korkmuş olabilirim.) Ama korktuğum kadar olmadığını okumaya başlayınca anladım. Ama o yazı boyutunun bir numara daha büyük olmasını dilerdim. Okurken zorlandığımı söylemeden geçemeyeceğim.


Kitabı bilmeyen duymayan yoktur sanırım. 
Franz Kafka'nın 1920'lerde başlayıp ölümünden bir süre öncesine kadar devam eden, gazeteci Milena'ya yazdığı, içinde bolca korku, aşk, hastalık, bunalım ve dedikodu barındıran mektuplarından oluşan bir kitap.. (çok mu uzun oldu bu cümle?)

Kafka mektup yazmayı;  "..hayaletlerin önünde soyunmak demektir ki, onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. Yazıya dökülen öpücükler yerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları." şeklinde açıklasa da ben bu konuda maalesef Kafka gibi düşünmüyorum. (Evet, merhum Kafka'ya kafa tutuyorum (!) )
Bununla ilgili açıklama yapmak isterdim ama şu an o havamda değilim. Belki (!) daha sonra ayrıca bir yazı yazabilirim bununla ilgili. 

Kitaplar ilgili olarak; ben isterdim ki, Milena kendi mektuplarını yok etmeye bu kadar meraklı olmasaydı da, kitap içeriğinde onun da mektupları bulunsaydı, yazışmayı karşılıklı okuyabilseydik. O zaman eminim şu an verdiği duygudan çok daha fazlasını verebilirdi bize. Kitabın sonuna eklenen bir kaç Milena mektubu (Kafka'ya değil Max'a yazılan) ve dergi/gazetede yayımlanmış Milena yazıları olsa da yeterli değildi. Milena'nın gördüğü Kafka ile benim gördüğüm/hissettiğim Kafka biraz (belki daha fazla) farklıydı mesela. 
(Belki de anlama özürlü olduğum için ben anlayamamışımdır, bilemiyorum.) 

Neyse, bütün itibariyle kitap güzeldi. Bunalıma girmek için birebir. Özellikle Kafka'nın her şeyden korkan (bunda Yahudiliğinin büyük payı olduğunu düşündürtüyor), bedensel sağlının dışında psikolojik sorunları olan bir adam olduğunu düşünürsek.. Yahudilikle ilgili kurduğum cümle yanlış anlaşılmasın, bunu her seferinde dile getiren Kafka'nın kendisi, ben onun sözlerinden yola çıkarak söylüyorum. Onun korkuları, Milena'yı kaybetmekten ibaret değil. Yani ben yanlış anlamadıysam (!) tabi.. 

*
Buradasınız, tıpkı benim gibi, hatta benden de fazla; benim olduğum yerde siz de varsınız, üstelik benden daha fazla varsınız.

*
Bugün bir Viyana haritasına baktım, senin sadece bir odaya ihtiyacın varken, bu kadar büyük bir şehir inşa edilmiş olması bana bir an için akıl almaz geldi.

*
Sanki bir hafta boyunca hiç ara vermeden bir taşa çivi çakmakla görevlendirilmişim gibi; üstelik işçi de, çivi de bizzat benim!

*
..mektubunuzu, serçenin odamdaki ekmek kırıntılarını yiyişi gibi okuyorum; titreyerek, etrafa kulak kabartarak, sağa sola bakarak, bütün tüyleri kabartarak..

*
Ne olur bana bir kez daha -her zaman değil, zaten bunu istemem- bir kez olsun "sen" de.

*
Bütün bu olanlar benim için akıl almaz; dünyam yıkılıyor, yeniden kuruluyor, bak bakalım nasıl başa çıkacaksın (kendisinden bahsediyor). Yıkılmasından şikayetim yok, zaten yıkılıyordu; yeniden kurulmasından şikayetim var, güçsüzlüğümden şikayetim var, doğmuş olmaktan şikayetim var, güneş ışığından şikayetim var.

*
..nasıl bu mektupla fırtına gibi içeri girdiysen, aynı şekilde pencereden uçup gitmek istemen için dua ediyorum, kasırgayı odamda tutamam ki..

*
Artık ismimi de kaybettim, gittikçe kısaldı ve bu kadar kaldı: Senin.

*
Dünyada benim ihtiyaç duyduğum kadar sabır var mı Milena?

*
Bu mektubu sana, o evin önünde bir aşağı bir yukarı yürürken yanı başımda olmanı sağlamak için gönderiyorum.

*
Seni ıskalamamalı, tıpkı benim de seni o küçük parkta ıskalamadığım gibi..

*
Yanımda yürüyordun Milena, düşünsene, yanımda yürümüştün.

*
Ya dünya çok küçük ya da biz çok büyüğüz, ne olursa olsun onu tamamen dolduruyoruz. 

*
Bağışla beni! Ve bu akşamın iyi geceler dileği olarak, beni, her şeyimi ve senin içine dolmanın verdiği bütün mutluluğu bir solukta al. 

*
Mesela, neden odanda duran ve senin koltukta ya da çalıma masasının başında oturuşunu, uzanışını, uyuyuşunu seyreden mutlu dolap değilim?

*
Fakat ben dişlerim sıkılı, senin o güpegündüz bile gördüğüm gözlerinin önünde her şeye katlanabilirim: uzaklığa, korkaklığa, endişeye, mektupsuzluğa..

*
Sana neredeyse yalvarıyorum: Gelme. Bırak bir gün çok gerektiğinde gelmeni istersem hemen geleceğin umuduyla yaşayayım ama şimdi gelme, nasıl olsa geri dönmek zorunda kalacaksın.

*
..için rahat olsun, son gün de ilk günkü gibi beklerim.

*
..istiyorsun ki ben burada Prag sahilinde oturayım, sen de gözümün önünde Viyana Denizi'nde dibe vur..

*
..tek bir ortak isteğimiz var: senin burada olman ve yüzünün benimkine olabildiğince yakın durması.

*
..galiba erkekler daha fazla acı çekiyorlar ya da bir başka bakış açısıyla, bu konuda karşı koyma güçleri daha az. Oysa kadınlar daima suçsuzca acı çekerler; üstelik ellerinde olmaksızın değil, gerçek anlamda, ki aslında belki bu da yine ellerinde olmaksızına çıkar.

*
..kalbimin bir köşesinde bir parça kızgınlığın sizin için hazır bulunması, dengeyi sağlaması açısından gayet iyi.

*
Geçenlerde bir Tribuna okuru bana, "Akıl hastanesinde geniş çaplı araştırmalar yapmış olmalısınız" dedi. "Sadece kendiminkinde" dedim. :)

*
..evet, seni seviyorum budala; tıpkı denizin, kendi dibindeki küçücük bir çakıltaşını sevmesi gibi, işte sevgim seni öyle kaplıyor..

*
Aşk oku, kalbim yerine şakaklarıma mı saplandı yoksa?

*
..ne de olsa her son biraz gerçektir ve hiçlikten ayrılır, ama aynı şekilde, gerçek olandan da mümkün olduğunca uzak durur..

*
Belki en çok seni sevdiğimi söylediğimde de söz konusu olan gerçekten sevgi değil; sevgi, senin içimde çevirip durduğum bıçak olman.

*
..insan bazen erken kalktığında, gerçeğin hemen yatağın yanı başında olduğuna inanır: üzerinde birkaç solmuş çiçekle bir mezar, açık, içine almaya hazır.


Milena'dan kısaca:

Dilsizler nasıl yalnızda ben de öyle yalnızım ve size kendimden söz ediyorsam, kelimeleri kustuğum içindir, tamamen isteğim dışında fırlayıp çıkıyorlar içimden, çünkü artık susamıyorum. Bağışlayın beni.

*
Hayatı yaşamanın iki yolu var: Bir tanesi, kaderinin sorumluluğunu üstlenmek, kendi kararlarını kendin vermek ve uygulamak, avantaj ve dezavantajları, mutluluk ve mutsuzluğu kabul etmek; cesurca dürüstçe, pazarlık etmeden, yücegönüllülük ve tevazuyla. Diğeri ise, kaderini aramak: Ama insan onu ararken sadece gücünü, zamanını, hayallerini, doğru ve iyi anlamdaki körlüğünü, içgüdülerini değil, kendi değerlerini de kaybeder. Gittikçe yoksullaşır; yeni gelen daima önceden var olandan daha kötüdür.

Bir şey daha: Aramak için inanmak gerekir, inanmak içinse belki yaşamak için gerekenden daha fazla güç.

*

Kalın sağlıcakla..

1 yorum:

  1. Bendeniz de yıllardır okumak isterken sonra da Okan Bayulgen bunları ses kaydına döktüğünden otobüs yolculuklarımda kitap okuyamadığıma göre kitap dinlerim diye bekletiyorum

    YanıtlaSil