14 Eylül 2013 Cumartesi

Nazan Bekiroğlu - Mor Mürekkep

Nazan Bekiroğlu okuduysanız şayet, devrik cümlelerini bilirsiniz. Ben onu devrik cümleleriyle tanımıştım.
Mor Mürekkep farklıydı. Okurken önce afalladım. Hatta ilk başlarda satırları başa dönüp tekrar tekrar okudum. 
Aslında düşününce, Bekiroğlu'nu anlamak için bir kez okumak da yetmez zaten. Sindirmek gerek.


Çok fazla alıntım vardı. Hatta nerdeyse kitabın tamamı altı çizilesiydi. Bu sebeple aşağıda paylaştığım alıntıları okumak size kalmış. Çok gelirse okumayın. Okuyup da hatırlamak isterseniz buyrun gelin: 

~*~

Kelime büyülü şey. Ve her büyü gibi ürkütücü. 'Akşam' sözgelimi. Tekrarlıyorum: Akşam, akşam. Bildiğim, sadece kendi akşam'ım. Söyler misiniz benim akşam'ımla sizin akşam'ınız uyuyor mu birbirine? 'Yağmur' ya da, yağmur, yağmur. Sizin yağmur'unuzla benim yağmur'um aynı mı? Dahası benim yağmur'um, yağmur mu?; akşam'ım akşam mı? Bunu kim belirleyecek?

Fakat yine de, yağmur'larımız birbirine uymasa da, farklı olsa da akşam olarak kullandığımız sözcüğün içini dolduran anlam, bütün yaşantıların üzerinde bir alemde, bütün yağmurların benzediği bir yağmur ve bütün akşamların benzediği bir akşam, mutlaka vardır. Yansıması bu aleme düşen.
**
Kaç kez inanmadığımız yazıların altına imza attık sözlerin inanılmaz cazibesi uğruna. Sözün cazibesi, söze hakim olmanın inanılmaz hazzı uğruna ruhumuzu mu satıyoruz yoksa?
***
Söz uğruna hayatı bir yalan gibi yaşadık. Ne kadar yalancıydık. Kurduğumuz oyunlarda oysa, her şey ne kadar inandırıcıydı.
*
Aşktan bahsettik, aşkı tanımıyorduk. Öldük, ölmüyorduk. Sadakatten söz ettik, sadakati bilmiyorduk. Sevdik, aslında sevmiyorduk. Aldık, veriyorduk; verdik, alıyorduk. Söz yerini buluyordu sadece, iyi düşüyordu, uygun. İçimiz bir boş. Habire büyüyorduk.
**
Kaç kez yeri geldi diye cümleler sarf ettik aritmetik sağlamlığı bol formüller doğrultusunda. Söz yerini bulsun da!
*
..Bu yüzden yazı 'yok olmamak' içindir. Bu yüzdendir yazının 'hayatta kalma savaşımı' oluşu. Yitmemek, bitmemek, tükenmemek için oluşu. Yazı ölmemek için değildir kısacası, ölmek içindir. Çünkü yazıda ölmek gerçek hayatta ölmekten kurtulmanın en uygun kestirme yoludur. Canını acıtan kum tanesi karşısında okyanus istiridyesinin seçimi. 
Yazıda ölmek, ölmemek demektir öyleyse. Kurtuluş, ölümün ve cinnetin üzerinden bilinçle bir sözcük geçirmede. Şair, taşıyabileceğinden fazlasını burada atıyor işte, tabii atabilirse. 
**
Öyleyse? Yaşayan yazmaz ve ölen de yazmaz. Ölmemek isteyen yazar. Ölmeyi bilmeyen. Ölmeyi beceremeyen.
Bir "yazar" artık "yazmaz" olduysa,
Bilin ki ya sahiden yaşıyordur.
Ya da sahiden ölüyordur.
*
Duygu dilden zengindir, üstelik şiir tek başına bir duygu işi asla değildir. Mallarme'nin , çok güzel duyguları olduğu halde bir türlü güzel şiirler yazamadığında şikayet eden genç dostuna verdiği cevabı bilirsiniz: 'Tabii, çünkü şiir duygularla değil dille yazılır'. 
**
Hepimiz 'anlatmak' ihtiyacındayız. Bütün teferruatıyla ömrümüzü devralacak birilerini muntazır. Ama hiç anlatamayacağız. 
İyi ki de anlatamayacağız. Anlatmamaktan doğuyor çünkü şiir. Anlatamadıkça canı acıyor şairin. Canı acıdıkça şiir geliyor. 
Öyleyse şaire edilebilecek en iyi dua, bir beddua aslında: Acınız dinmesin efendim, ve anlatamayasınız. Çünkü en iyi o zaman anlatırsınız.
*
Hiç yeri miydi açmak kalbi
Bu çiğ ışık altında?

Herkes Edip Cansever kadar yürekli olamaz ki:

Ne çıkar siz bizi anlamasanız da 
Evet siz bizi anlasanız da ne çıkar
Eh, yani ne çıkar siz bizi anlamasanız da
Ne çıkar? Hiç'

Ama işte kalbimizin bütün acılara açık yerinin adı şair değil miydi? Beyhude değil, bu da acıya dahil.
Hiçbir şey olmamış gibi; ama her şey olmuş gibi yaşıyor şair. 'Düz ve net' anlatılara tahammül yok. 
Bu yağmur böyle yağdıkça. Yazmaklar tükenmeyecek bunu iyi biliyor. Her güneş açışında ölesiye pişman olsa da. Ona yazı kalıyor, nasılsa ölmek kolay.

**

Alın Hollywood başyapıtlarını.
Bana siyah-beyaz bir Türk filmi verin. İçinde eski bir Türkan Şoray olsun. 
*
O zamanlar biz küçüktük. Minik ellerimiz abaküsün boncukları üzerinde. Dışarı da sarı yapraklarıyla güz. İçimizde bir neşe.
Biz ve Siz. Ne çocukmuşuz. Buradan bakınca, ne kadar mutluymuşuz. Çoğul sevdalarda koşuyormuşuz.
Oysa siz bizi hiç görmüyordunuz. Arka sıralarda sinip giderken biz, gülücükleriniz ve bakışlarınız başka sıraların bahtına düşüyordu. Kıskanmayı bile bilmiyor, sevgi çoğul ekler alır sanıyorduk. Sevginin çokluk ekleri aldığı doğruydu da, biz o zaman sevgimizi aşk sanıyorduk. Küçücük hayatlarımızda olağanın dışında bir kışı. Üçgenlerimiz vardı bizim. Tepesinde siz, köşelerinde biz. Yetmedi, sonra dörtgenlerimiz, çokgenlerimiz.
Köşegenleri, karmaşık koordinatları olan.
Nedense küçük çaplı bir hükümdarlıktı.
İlahi! Gülünesi sevdalardı. Ne çocukmuşuz.
Yine de düşününce, ne kadar mutluymuşuz. 
İçimizde bir neşe bir neşe.
Tahtayı hep biz siliyorduk boyumuz yettiğince.
Masanızın üzerine yumuşak ve tozsuz tebeşirleri kim koyuyor sanıyordunuz? Kapınıza o gülleri gizlice, kim?
**
Ölümü unutmak gibi açmazlarımız yoktu henüz. Üstelik sevgiyi aşkla karıştırıyorduk. Yine de düşününce, ne kadar mutluymuşuz.
Sonra biz büyüdük. 
Ama biz büyümeden bir şey oldu. Belki de bu yüzden büyüdük.
Belki de büyüdüğümüz için böyle oldu, neyse.
Sizin bütün ip uçlarınız, ayna önünde süslerini çıkaran bir eski zaman şairesi gibi, inanılmaz bir açlıkla önümüze serilip de çözüldüğünüz gün. Artık biz sizin için rüyalar görmemeye başlayıp da siz dünyamızdan sessiz sedasız çekip gittiğiniz gün. Öyle sadeydiniz, öyle sade. Çok şaşırdık. 
Aslında siz aynıydınız. Doğal olarak masumdunuz. 
Sizden kendi payına olağanüstü bir varlık çıkaranlar bizlerdik. 
*
Bırakın Tanrı aşkına roman kahramanları olmayı, ya da tiyatro.
Bir gün Hamlet'siniz, bir gün Ophelia.
Bir gün Raskolnikov'sunuz, bir gün Esmeralda.
Don Kişot? Belki baştan beri ve hala. O yüzden ya zaten hep roman kahramanlarısınız. 
**
Hala en güzel hikayeleri dünyalar bir araya gelse anlamayacaklara mı anlatmaktasın? Ve sen hala sağırlar ordusuna senfoniler mi çalmaktasın? Ne seni hazmedebilen ne de senin hazmedebildiğin bir alemde için sızlıyor, biliyorum. İçine bak, imkansız bir şey olmadığını göreceksin. Kapat gözlerini gitsin. 
*
Kapat gözlerini kendi içinden başka olan her şeye.
Saat yirmi dörtlerin sıfır birlere değdiği bir yerde Karamazoflar okumaktan vazgeçme, 'Aklın aşağılık saydığında kalbin güzellik bulduğunu' öğren Mitya'dan.
Nefesinin tıkandığı yerde ilk sözü söyleyen olma.
Cümlelerde kaybolmaktan, sözlere kaybolmaktan da vazgeç. Çünkü herkesin lügati farklı, bunu hala bilmiyor musun? Senin 'yağmur'unla kimsenin 'yağmur'u sözcük biçiminde uymuyorsa birbirine, bu çaba niye? Kapat gözlerini önce.
Ve aç kendi içine. Bunu başarabilince, o zaman hem senin yağmurunun hem benim yağmurumun uyduğu bir üçüncü yağmur mutlaka var olacak. Bütün sözlerin üstündeki sözü göreceksin.
**
Bundan evvelki hayatımın son günüydü, bundan sonraki hayatımın ilk günü.
*
'Hayat her yerdedir. Etrafımızdaki dünyada değil bizim içimizdedir.'
**
Sürgün, her zaman sürgünde olanın payı değildir.
*
Bir dokunuşta yitip gider hayat. Bir dokunuşta geri gelir sessizce, bir başka dokunuşta yitirilmek üzere. Yine ve yeniden. 
Belki  tüm bunlar su ile ateş arasında bir yer olmadığından.
Hayat ile öykü arasında ve düş ile gerçek arasında bir yer.
Olmadığından.
**
Cemil Meriç, 'sanat aşka benzer' diyor, 'ikisi de kandırmaz susatır'. Öyle diyorsa öyledir; ama bir büyük farkı gözden kaçırmamalı: Aşk bencildir, kıskanç; sanat diğerkâm. Aşk özeldir, paylaşmak istenmez sevgili. Sanat, o paylaşılmak istenir. İyi müziğin, iyi resmin karakteristiğidir yanındaki dürtmek: Bak ne güzel! Elimizde bir kitap, onu okutacak başkalarını ararız. Beğendiğimiz filmi başkaları da görsün ve sevsin isteriz.
Onun için çizip dururuz altını okuduğumuz satırların, bizden sonra okuyacaklara bir sesleniş: Bak senin için çizdim altını şu satırların. Bak!
*
Masalı boşverin; Tarkovski Mühürlenmiş Zaman'ın girişinde 'Bir kez olsun aynı şeyleri hissetmeyi başarabilen iki insan birbirlerini hep anlayacaktır', diyor, 'Bunlardan biri buzul, diğeri ise isterse atom çağında yaşamış olsun'. Abartılı mı? Kitapların satır altlarını çizmekle eş anlamlı az daha abartmayla.

Verin kitaplarınızı sevdiklerinize, arkadaşlarınıza, dostlarınıza (satır altları çizili nüsha sizde kalsın). Başlasın satırların altını çizmeye. Sonra karşılaştırın sizdekiyle. Eğer altı çizili satırlarınızın en az dörtte birini tutmuyorsa terk edin onu. Ya da izin verin o sizi terk etsin. 
**
Papatya. Bahar ordusunun öncü kuvveti. Fedakar ve çilekeş piyade. Ödülsüz ve madalyasız akıncı.
*
İstanbul'u Fatih'ten dinledik hep, bir de Fatih'i İstanbul'dan sormalı.
**
Hayret!
Neredesiniz?
Ölebilirim, dediniz, ölmediniz.
Yaşayabilirim, dediniz, yaşamayı bilmediniz.
Kaderiniz: İbrahim.
Yaşamınız: İbrahim.
Ama hayır! İbrahim değilsiniz. Ateşten kelimeleriniz var sizin çünkü, ateşiniz değil, Teslim değilsiniz.
*
Bir bardak suda okyanus saklıdır çünkü kalbinde gözü olana. Ve dahi bir bardak suda fırtına koparır kalp gözü kapalı olan. 
**
Bu yüzden mi sudan sebeplerle yitirdiniz su gibi aziz şeyleri çoğu zaman. Sular durulduğunda aydınlanır anlamlar ama sular durulmaz dalgalanmadan.
*
Mutasavvıf kesretten müşteki, şair dağılmaktan şikayetçi. 'Bir büyük ayna kırılmış..'
Öyleyse bir de kırık aynalar var hesapta. Kalple ayna arasındaki benzetmenin en şaşırtıcı gerçekleşme dizini. Ayna kırılmasının 'uğursuzluğuna' vehmeden batıl, benzetme düzlemindeki isabetin farkında mı acaba? Öyleyse sezgi kuvvetli. Aynaydı, sonra kırıldı. Kalpti, şimdi kırık. 

Görüntü şimdi şaşırtıcı ve dağınık. Hem aynanın, hem kalbin içindeki. Kırılan bir aynaya düşen suret sonsuz sayıda çoğalarak iade olunur geldiği yere. Kırılan bir kalbe düşen görüntü de öyle. Oysa aynanın görevi bütünü yansıtmak değil miydi? Vahdet değil miydi ezeli aşkın emeli? Ezelde, yegane olana söz verilmemiş miydi?
**
Üstelik güz de arka bahçelere gelir önce. Oysa ön bahçelerde 'hâlâ' yaz hüküm sürer gibidir.
Hâlâ, ne kötü kelimedir.
Bir tahdit. Hâlâ ile sınırlar kalkmaz, sadece genişletilir.
Bir lûtuf. Olmasa da olur ama işte lûtfedildiniz.
Ve bir tehdit. Hâlâ. Şu an geçerli. Ama yarın geçerli olmayabilir. Üstelik bunun hayrete şâyan bir yanı yok gibidir. Değil mi ki hâlâ, neticeleri sevimli bir sınır ihlalidir.
Bir uyarı. Hâlâ. Hükümlerin esasında, vakit çoktan geçmiş olmalı. Ama işte nasıl oluyorsa, hâlâ!
*
İçinizde hicrete dair kaçamadığınız arzu. Birini okumakla tümünü okumak arasında fazlaca fark bulunmayan ve bir köşesinde mor sözcüğü geçen cümleler söylersiniz. Çünkü yazı yaşanılanlardan ibaret bir yaşanmamışlık ifadesi. Yansıması, birinci el aynalar. Sağlaması, yok. Telaş sarılır eteklerinize. Aklınız temize çektiğiniz nüshalarda değil karmakarışık müsvedde defterinizde. Hala mı anlamadınız, siz müsvedde defterinizsiniz bundan böyle. O gizli bahçe.
**
Kaç dalga gelir içinizden, kaç dalga geçer? Saymak bazen gelip geçen dalgaları suyun kıyısından, iyi bir iştir. Bu bulutlar o bulutlar mıdır? Yitiklerinizin hesabını mı tutmaya başladınız? Tamam, bizim saftansınız.
*
Peki ama nûn efendim, söyler misiniz ben, ben diyorsam şu kırık çizgileriyle N olan ben, kalbimi çatlatan nefsimi nereye salıvereceğim? Çünkü ben, bir N'yim, kesişen doğruların geometrik nizamında zahirim. Bu kırık çizgilerin nizamı aşıp da sonsuza geçmeyi bir türlü bilemeyeceğim.
**
Aşkın kalesi herhalde hiçbir edebiyatta divan edebiyatında olduğundan daha fazla kan, ateş ve silahla iç içe olmamıştır.
*
Eninde ve sonunda bütün ölümler benziyor birbirine, öğrenirsiniz.
Ve bölünür hayatınız bir kör bıçağın ucuyla tam orta yerinden ikiye:
Senden önce, senden sonra. 

**

Yazımın bu kısmına kadar geldiyseniz, sağlıcakla efendim. :)

1 yorum: