20 Temmuz 2013 Cumartesi

Kyung-sook Shin - Lütfen Anneme İyi Bak


İsim: Park So-nyo
Doğum tarihi: 24 Temmuz 1938 (69 yaşıında)
Görünüşü: Kısa boylu, kırçıl kıvır saçlı ve çıkık elmacık kemikli; kaybolduğunda üstünde mavi bir gömlek, beyaz bir ceket ve pilili bej bir etek vardı.
Son görüldüğü yer: Seoul metro istasyonu




"Yetişkin çocuklarını ziyaret etmek üzere geldiği Seoul'de kaybolan bir annenin ardından, aile üyelerinin yaşadığı pişmanlıkların ve iç hesaplaşmaların öyküsü bu." diyor kitabın arka kapağı. Ama nedense ben bu kitapta daha fazlasını buldum.

Önceden annelerinin eteğinden ayrılmayan 4 evlat yaşları ilerledikçe ve okumak için gittikleri şehrin havasına fazla kapılınca değerlerini de yitirmeye başlıyorlar. Bazen konuştukları kişinin anneleri olduğunu bile unutuyorlar. 
Sonra, bir gün, anne ve babası çocuklarını ziyaret etmek için Seoul'e geldiklerinde, anneleri bir anda ortadan kayboluyor. Ve işte o zaman arayışla birlikte büyük de bir iç hesaplaşma başlıyor...

Öyle hazin bir öykü ki... Eşi karısının kaybolduğunu ancak bindiği trende 1 istasyon sonra fark edebiliyor. Seoul istasyonuna geri dönüyor ama eşini orada bulamıyor. 

"Sırf aynı trene binmediği için nasıl kaybolabilir? İstasyonun dört bir yanında tabelalar var. Hem annen telefon açmasını da biliyor. Bizi bir telefon kulübesinden arayabilirdi."

İşte tam bu sırada annelerinin aslında okuma yazma bilmediğini hatırlıyorlar. 

Bir anne ile kızı ya birbirlerini çok iyi tanır ya da birbirine yabancıdır.

Hiç şüphesiz kitabın her bölümünde ağladığım kısımlar olmuştu. Hele ki kızını sahip olduğu tek mücevher olan yüzüğünü satarak okuttuğunda...

"Çocuklarımızı okula gönderemeyeceksek, eşya sahibi olmanın manası ne? Bunların hepsini kırabilirim!"

Eşinin durumu daha da içler acısı... Bütün hayatını evden uzakta geçirmiş. Kafasına esmiş çekip gitmiş. Hatta bir keresinde eve başka kadın bile getirmiş. Asla umursamamış eşini... Kadın yerine bile koymamış. Hep önden yürümüş. Karısı hep peşinden koşar adım yetişmeye çalışan olmuş. Yine önden yürüdüğü o gün de eşi kaybolunca yaşadığı pişmanlık ölçülemez... 

"Lütfen benden uzun yaşama... Kefenini yaptırdım. Gardırobun üstündeki şu yin-yang kutusunun içinde. Benimki de orada. Eğer senden önce ölecek olursam sakın paniğe kapılma. Önce kutuyu aşağı indir. Eh, biraz savurganlık yaptığımı itiraf edeyim. Kefenleri en kaliteli kendir lifinden yaptırdım. Kenevirlei kendilerinin ekip dokuduğunu söylediler. Gördüğün zaman hayret edeceksin. Gerçekten çok güzeller...
Benden önce ölmelisin. Böylesi çok daha iyi... Sen ölürsen ben bir şekilde başımın çaresine bakarım ama önce ben ölürsem sen ne yaparsın? Neyi yapacağını bilemezsin ki. Hayatın boyunca sana birileri bakmış. Olacakları şimdiden biliyorum. Yaşlı bir kadın kendine bakabilir ama yaşlı bir adam tek başına kaldığında acınacak hale gelir. Uzun yaşamak istiyorsan da benden uzun yaşama. Sana güzel bir cenaze töreni düzenleyip arkandan gelirim. Gerçekten."

20 yaşında tanıştıklarından beri eşi ona sürekli yavaş yürümesini söylerdi. Tüm hayatı boyunca karısı sadece bunu istemişti adam asla yavaş yürümemişti. Eğer o gün yavaş yürüseydi bunlar olmayacaktı. Ne zaman bunu düşünse zavallı adam pişmanlık denizinde boğuluyor. 

- Bir şeyleri söylemenin doğru zamanı vardır... Hayatımı annenle konuşmadan geçirdim. Ya da bunu yapmaya fırsat bulamadım. Belki de söylediklerimi biliyordur diye düşündüm. Şimdiyse aklımdan geçen her şeyi anlatabilir mişim gibi geliyor ama bu kez de beni dinleyecek kimse yok. Çi-hon?
- Evet?
- Lütfen... Lütfen annene iyi bak.

Annenizin kaybolduğunu hiç düşündünüz mü? Anneniz bir anda ortadan kaybolsa ne yapardınız? Ne hissederdiniz?

Bu kitabı okurken bunu defalarca düşündüm. Ama aklım bir yerden sonra devam edemedi. Annemin kayboluşunu öğrendiğim ana... O anda aklımı yitirmiştim.

Kiliseye annesi için yalvarmaya ve merhamet dilemeye gidiyor ama kucağında acı içinde yatan Adem oğlunu gördüğünde bunu yapamıyor. Kiliseden çıktığı anda orada söyleyemedikleri dökülüveriyor.

"Lütfen... Lütfen anneme iyi bak."


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder