29 Aralık 2013 Pazar

Stefan Zweig - Satranç

OKUYUN! OKUYUN! OKUYUN!
Bu kitabı kesinlikle OKUYUN!
Ve tavsiye edin, OKUTUN!

Hayatımda okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Bir solukta bitti! 
"Şimdi ne olacak? Sonunda kim kazanacak? Nasıl kazanacak?
Dr. B.'ye ne olacak?"
Diye diye kitabın sonuna geldim. 
Hiç bitmesin istedim. Ama merakım ağır geldi ve bir oturuşta bitirdim. 

Bu kitabın varlığından elbette haberim vardı. 
Ancak o kadar methedilmiş ve sürekli oku oku diye o kadar ısrar edilmişti ki, 
kitabı okuma hevesim kaçmıştı. 
Sonra bir gün Okan Bayülgen radyo programında bunu sesli okudu. 
Ve ben o programı da kaçırdım. 
Ki ben, Okan Bayülgen'e de sesine de hayran ben..
Dinleyemedim.
Nette kayıtları vardı ama yine dinlemedim. 
Sebep; aşırı popülerliğin iticiliği. 
Popüler olan şeyler bana daima itici gelmiştir.
Şimdilerde pek göremiyorum kitabı ortalıkta.
Fırsat bu fırsat diyerek dün gece okudum işte.

Bir kez bile satranç oynamamış ben, oyunun nasıl oynandığını bile bilmeyen ben..
 Dr. B. ile delirmek üzereyken kitap bitti.

~*~

"Bir kitapçıda kötü bir dedektif romanını, kapağını bile açmadan yerine koyarken yaptığımız doğal devinimle masamızdan uzaklaştı ve sigara salonundan çıktı."

"Bize hiçbir şey yapmadılar, bizi tümüyle hiçliğin içine yerleştirdiler, çünkü bilindiği gibi yeryüzünde hiçbir şey insan ruhuna hiçlik kadar baskı yapmaz."

~*~

Suzanne Collins - Ateşi Yakalamak / Kitap&Film

75. Geleneksel Açlık Oyunlarına Hoşgeldiniz!


Öncelikle, bilin diye söylüyorum; bu kitap yorumu değil ve kitap içeriğinden bahsetmeyeceğim. Azıcık gevezelik edeceğim, hepsi bu. ;)

Serinin ilk kitabında olduğu gibi bunu da filmi izledikten sonra okumuş bulunuyorum. 
Nedendir bilinmez, bu seri bana bu şekilde daha çok zevk verdi. 
Bu kez tren rayından çıkmış ve olaylar olaylar olaylar..
Film ve kitap arasında kıyaslama yapabilmek adına film eleştirisini de yapmamış, kitabın bitmesini beklemiştim. Aferin bana!

İlkinde kitabı daha çok sevmiştim. Filminde eksik bir şeyler vardı. 
Belki de başlangıç kitabı olduğu içindir. 
Malum konuyu kitapta daha ayrıntılı görebiliyoruz.
Ama serinin ikinci kitabında aynı fikirde değilim. 
Kesinlikle filmi kitaptan çok daha başarılıydı.
Çünkü, (evet bir çünkü var) kitap tamamen Katniss'ın kaleminden çıkıyor ama film başka gözlerden de görmemizi sağlıyor. 
En çok takıldığım nokta, Finnick karakteri.
Filmde onu daha çok sevmiştim. (O karizma, o gülüş.. :P) Daha ön planda gibiydi. 
Kitapta sönük kaldı sanki. 
(Ama hiçbiri Gale'in yerini alamaz. :') )
Neyse, ne diyordum ben?
Kitabı filmin yanında sönük kaldı. 


Katniss, Gale, Petaa, Finnick hepsini sevdim.
Ama benim en başından beri (ilk film ve ilk kitaptan beri) favori 3 adamım var.
Haymitch, Effie ve Cinna!




Bu üçlü vazgeçemediğim favorilerim.
Özellikle Haymitch karakteri..
Şu Effie'deki asalete bakın hele! :')
Neyse, öyle işte. 


Serinin 2. filmini bir yıl merakla bekledikten sonra şimdi otur serinin son filmini bekle. 
Olacak iş mi allasen!
Hem de en heyecanlı yerinde bitmişken..
Bakalım film çıkana kadar kitabı okumamak için sabredebilecek miyim? :/

Not: Resimler alıntıdır.

Nüvide Gültunca Tulgar - Kendi Kutup Yıldızını Bul


Bu kitap hakkında ne söylenilebilir.. bilemiyorum. 
Öncelikle bir derleme kitabı olduğunu bilmeniz gerekiyor. 
Biraz Polyannacılık ya da Mutluluk Oyunu içerdiğini söyleyebilirim.
Her hikaye/olay/yazıda elimizdekilerin değerini bilmemizi, istersek başaramayacağımız bir şeyin olmayacağını, kendimize güvenmemizi, ufak şeylerle bile mutlu olabileceğimizi vs anlatıyor. 
Sonra benim gibi insanlar okurken şöyle diyor: 
"Pardon, bakar mısınız? Burası hangi gezegendi acaba?"
Okurken çok sıkıldım.
Bu tarz derleme alıntılardan oluşan kitaplar kesinlikle bana göre değilmiş, bir kez daha anladım.
Siz seviyorsanız okuyabilirsiniz.

En sevdiğim alıntıyla da bu yazıyı sonlandırıyorum:

Adam fısıldadı: "Tanrım konuş benimle."
Ve bir kuş cıvıldadı ağaçta.
Ama adam duymadı.
Sonra adam bağırdı:
"Tanrım konuş benimle."
Ve gökyüzünde bir şimşek çaktı.
Ama adam dinlemedi onu.
Adam etrafına bakındı ve,
"Tanrım seni görmeme izin ver!" dedi.
Ve bir yıldız parladı gökyüzünde.
Ama adam farkına varmadı.
Ve yüksek sesle haykırdı:
"Tanrım bana bir mucize göster."
Ve bir bebek doğdu bir yerlerde.
Ama adam bunu bilemedi.
Sonra çaresizlik içinde sızlandı:
"Dokun bana Tanrım ve burada olduğunu anlamamı sağla, ne olur!
Bir kelebek kondu adamın omzuna.
Ve adam kelebeği, elinin tersiyle uzaklaştırdı.

16 Aralık 2013 Pazartesi

Düğün Dernek

- Benim tivitırda 27 takipçim var da.
+ Terbiyesizle sen kimi takip ediyosun Sivas lan bura
+ Taciz la bildiğin


İşler Güçler dizisini izleyip de bu filmi izlemeyen ya da izlemek istemeyen yoktur sanırım! 
Ahmet Kural ve Murat Cemcir ikilisi biraraya gelir de o film izlenmez mi allasen! 
Daha fragmanını izlerken bile kahkahayı basan ben, sinemada ne oldu dersiniz?
Tanığım, filmi beraber izlediğim arkadaşım.
Bir ara gülmekten nefessiz kaldığım doğrudur. 
Filmden sonra gülmekten yüzümdeki kasların ağrısını da bir süre çektiğim de doğrudur.
Kadro harikaydı.
Müzikler süperdi.
Hikaye yerindeydi.
Komedi pahabiçilemez! :D
Film hakkında içeriğe girmiyorum. 
İzleyin görün anacım. :D

Buyrun size fragman:



Buyrun bu da Entarisi Dım Dım Yar :D 



15 Aralık 2013 Pazar

Adam Fawer - Empati


Hemen baştan söyleyeyim: BU KİTABI SAKIN OKUMAYIN!

Benin böyle cümleler kurduğum pek görülmemiştir. Bu kitaba kadar. Bunun kadar sıkıcı, içi fos bir kitap görmedim. Tamam, bir kurgu kitabısın ama bu kadar fos da olunmaz ki! 
Kitap 630 sayfa! Ve gereğinden fazla uzatılmış bir kitap olduğu kesin. 2013 yılının başlarında kitabı okumaya başladım. Sıkıldım. Bıraktım. O ara göz rahatsızlığım sebebiyle kitap okuyamamıştım zaten. İyi denk gelmişti. Aradan tam 200 gün geçtikten sonra (vikitap sağ olsun gün sayısını veriyor) kitabı geçen hafta tekrar elime aldım ve bu kez azmettim bir haftada bitirdim. Kitapları yarım bırakmak beni huzursuz ediyor. :(
Empatlardan bahseden bu kitap, bana göre gereksiz uzunluktaydı. Çok basit gelen yerleri vardı. 
Empatların keşfi heyecanlıydı. Bir de son 90 sayfa ne olacak ne bitecek heyecanı oldu tabi. Valentinus karakterinin kim olduğunu tahmin ettim. 2 tahminimden birinin çıkmasıyla 'Biliyordum!' dedim ve kitap bitti. 

630 sayfalık bu fos kitabı hediye olmasaydı okumazdım. Zaman kaybıydı. 
Size de okumayın dedim ama yine de siz bilirsiniz.

Mustafa Kutlu - Hüzün ve Tesadüf


Bu okuduğum 3. Mustafa Kutlu kitabı oluyor sanırım. Geçenlerde sabah işe giderken biten kitabım yüzünden öğle arasında kitapsız kalınca alelacele almış ve 2 günde bitirmiştim. Kitap kısa hikayelerden oluşuyor. 
Hikayelerin hepsi güzel, güzel de..
Benim en çok, giriş kısmındaki Seyfettin'i Severdik hikayesini sevdiğim su götürmez bir gerçek..
Nasıl da içten ve samimi.. 
Hayali bile güzeldi.
Sevmemin sebebi şüphesiz ki, Kutlu'nun sizinle sohbet eder gibi, eski bir dostu anlatır gibi anlatmasıydı hikayeyi..

~*~

"Bu yazıyı apansız yazdım, çiçek açmış bir erik dalı gördüm, minibüste Neşet Ertaş'tan bir türkü dinledim. İşte yine bahar geldi, Öss sınavından çıkan çocuklar caddelere dağıldılar.
Kırlangıç yuva yaptı, arkadaşlar Yeni Şafak'ta yazmaya başladılar.
Yusuf'un o kalın, uzun, kara paltosu eskidi.
Eteklerinde sigara küllerinden desenler oluştu.
Zor da olsa Beşiktaş Kayseri deplasmanından galip dönüyor.
Simit kaç lira oldu acaba?
Hilmi Oflaz neden gözükmüyor ortalarda?
Şu sardunya susuz galiba...
Hukuk'ta okuyan şu delikanlı aşık..
Seyfettin olsa sorardık.."

#kitapkardesligiaralik

Başladığı günden beri merakla takip etmeme (ne okuyorlar, bu ay hangi kitap seçilmiş) rağmen gruba dahil olup birlikte kitap okumamıştım. O belli aralıkta kitabı okumak bana biraz dayatma mecburilik gibi geliyordu. Sanırım fazla önyargılı davranmışım. Şeytanın bacağını kırıp (!) Aralık ayında Kitap Kardeşliği ile birlikte daha önce okumuş olduğum kitapları yeniden okudum. 


Küçük Prens, şüphesiz herkesin çocukluğunda okuduğu bir kitaptır. Ancak kitabın çocuklara olduğu kadar büyüklere hitap ettiğine de kimse itiraz edemez sanırım. Her okuduğumda farklı bir anlam çıkaran bir ben miyim? 

~*~
Büyükler rakamlara bayılırlar. Diyelim, yeni arkadaşınızdan söz ettiniz; asla işin özünü merak etmezler. Örneğin, 'sen tonu nasıl? Hangi oyunları seviyor? Kelebek koleksiyonu var mı?' diye sormazlar asla. Onun yerine, 'kaç yaşında? Kaç kardeşi var? Kaç kilo? Babası kaç para kazanıyor?' derler. Onu ancak bu şekilde tanıyacaklarını sanırlar. Büyüklere; 'Kırmızı tuğlalı bir ev gördüm. Pencerelerinde kırmızı güvercinler vardı..' derseniz eğer, bu evi bir türlü gözlerinin önüne getiremezler. Onlara denilmesi gereken şudur: 'Milyonluk bir ev gördüm.' İşte o zaman, 'Ah, ne kadar güzel!' derler size. 
*
Biliyor musun... İnsan günbatımlarını çok kederliyken seviyor...
*
Herkesten verebileceği kadarını istemek gerek. Otorite her şeyden önce mantık ister. Gidip de halka, kendilerini denize atmalarını emrederseniz, devrim yaparlar.
*
 Kişinin kendi kendini yargılaması, başkalarını yargılamasından çok daha güçtür. Kendi kendini yargılamayı becerebiliyorsan, hakikaten bilge kişisin demektir.
*
Kendini beğenmiş kişiler, övgüden başka bir şeye kulak vermezler.
*
- Çölde insan yalnız hissediyor kendini.
+ İnsanların arasında da yalnızdır insan.
*
İnsanların hiçbir şey öğrenecek vakitleri yok artık. Her şeyi satıcılardan hazır alıyorlar. Ama dost satan bir satıcı olmadığından, insanların dostları da yok artık.
*
En iyi, yüreğiyle görebilir insan. Gözler asıl görülmesi gerekeni göremez.

~*~

Kürk Mantolu Madonna kitabı en son geçen yıl okumuş ve epey etkisinde kalmıştım. Hatta Raif Efendi'nin düşüncesizce tavrı yüzünden çok kızmış küplere binmiştim. Nasıl olur da sormadan araştırmadan o çok sevdiği kadın hakkında böyle peşin hüküm vermiş olabilirdi? Nerde kalmıştı o güven? Ahh Raif Efendi ahh.. 
Yılların o çok sevdiği kadını suçlayarak geçmişti. Değdi mi?

*
Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz.
*
Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır.
*
Niçin ilk defa gördüğümüz bir peynirin evsafı hakkında söz söylemekten kaçındığımız halde ilk rast geldiğimiz insan hakkında son kararımızı verip gönül rahatlığıyla öteye geçiveriyoruz?
*
Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?
*
Bir kitabı okurken geçen iki saatin ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım. 
*
İçimde boş kalan bir taraf bulunduğunu ve bu boşluğun bana adeta maddi bir eziklik verdiğini hissediyordum. Bir şey noksandı, fakat bu neydi? Evden çıktıktan sonra bir şey unuttuğunu fark ederek duraklayan, fakat unuttuğunun ne olduğunu bir türlü bulamayarak hafızasını ve ceplerini araştıran, nihayet, ümidini kesince, aklı geride, ileri gitmek istemeyen adımlarla yoluna devam eden bir insan gibi üzüntülüydüm.
*




30 Kasım 2013 Cumartesi

John Legend & Lindsey Stirling - All Of Me

http://youtu.be/xwsYvBYZcx4


Ruhların Kaçışı

Aylardır (belki de yıllardır) izlemeyi planladığım filmi geçen gece bir fırsatını bulup izledim. (Evet, bazen böyle fırsatlarım olabiliyor) Ahh, sevgili Miyazaki, neden her yaptığın böyle harika oluyor? Bu adamda nasıl bir kafa, nasıl bir hayal gücü var da bu harika eserler ortaya çıkıyor? 


Chihiro, ailesiyle birlikte yeni bir kasabaya taşınır. Ama hani derler ya, insanın başına ne gelirse meraktan gelir diye, babası yanlış yola sapıp da karşısında çıkan yapının öte tarafında ne olduğunu merak edince olaylar başlar. Ruhlar ülkesine geçiş yapan aile, orda gördükleri nefis yiyecekleri yer ve bir anda domuza dönüşür. Yiyecekleri yemeyi rededen Chihiro, domuza dönüşen anne ve babasını kurtarmak ister. Ve elbette karşısında yakışıklı Haku çıkar...

Sevgili Miyazaki, 

Sevgi, dostluk ve aile kavramlarının önemini vurguladığın bu filmde; Haku'yu bu kadar gizemli, karizmatik ve harika bir karakter olarak yazarken, amacın neydi söyler misin? 

Benim söyleyeceklerim bu kadar. 
Kalın sağlıcakla. 


Behzat Ç. Ankara Yanıyor

Bir Ankara Polisiyesi


Haftalar sonra izlediğim film hakkında yorum yazabileceğim. Film vizyona girdiği ilk haftaydı sanırım, evet o hafta izlemiştim. Aslında Hükumet Kadın 2'ye bilet almıştım ama pek kıymetli arkadaşım bu filmi görmeyi o kadar çok istiyordu ki, biletleri değiştirdik. İyi yapmışız. 
Filmin konusu malumunuz Gezi. 
Ve verilen mesaj "Onlar savaşmıyor, direniyor!

İzlerken çok güldüm! 
Ekip komik arkadaşlar, yanlış anlamayın. 
Ve evet, ben bir Erdal Beşikçioğlu hayranıyım! 

Edit: Şimdi düşündüm de yorum çok kısa olmuş. Neyse, ben anlatmayayım siz izleyin bence. :)

Sibel Eraslan - Çöl Deniz / Hz. Hatice

Bu okuduğum Sibel Hanım'ın 3. kitabı oluyor. Okuduğum ilk iki kitabından çok memnun kalmıştım. Bu kitap da çok güzeldi ancak bazı kısımlarda fazla uzatmıştı. O nedenle bazen sıkılarak okuduğumu belirtmek isterim.

Kitabın konusu adından da anlaşılacağı üzere, Peygamber Efendimiz'in ilk hanımı olan Hz. Hatice'nin hayatını anlatıyor. Son Elçi'nin hayatına girmesinden önce ve sonra, Hatice'nin halleri. Peygamber Efendimiz'e nasıl destek oldu.. Aynı zamanda Son Elçi de konu ediliyor. Elbette romansı tadıyla... 
Mevzu Peygamber eşi olunca insan daha bir merakla okuyor. 
Elbette hepimiz Hz. Hatice'nin nasıl biri olduğunu az çok biliyoruz. 
Ama bunu roman gibi okumak farklı bir tat veriyor. 
İlginçtir; kitap Hz. Hatice'yi anlatıyor ancak ben Peygamber Efendimiz'le olan kısımları okumayı daha çok sevdim. Hatta o kısımları heyecanla okudum..


~*~
Sabır, sadece zorluklara tahammül etmek değildir. Sabır, gücümüz yettiği halde zalim olmamaktır.
*
Cesaret korkmamak değildir. Cesaret, korktuğu halde bile yerinde sabırla durmaya devam etmektir.
*
Allahi Gayur'dur. Kalpleri kırık sever. Orada kendisinden başkasının isminin yazılı olmasını sevmez.
*
Namaz, onların hiç yanılmaz kalp saatidir. Saatlerini Rablerine ayarlamış kullara ne mutlu!
*
Onlar namaz kıldılar..
Namaz ise onları kul kıldı..
*
Bir kadının konuşmasından değil, susmasından korkulur. Çünkü susan her kadının içinde dikkatle çalışan bir kum saati işler. Elindeki kum saatini her alt üst edişinde o kadın, gelmiş geçmiş hayatını sabırla gözden geçirir. Her bir kum tanesi, nice acılı dakikanın bilge bir öğretmeni gibi, o kadına yoldaşlık eder. Susan kadın, içindeki kum saatiyle konuşur. Orada, kendinden önceki nice kadının hayat öğretileri durur. Susmak, kadın için eylemsizlik değil, tam tersine bir sivil itaatsizlik eylemidir. Zira susan kadın, birazdan konuşmaya ve değiştirmeye başlayacaktır.
*


Murat Menteş - Dublörün Dilemması

"Canımın içi böyle şeyler yalnızca romanlarda olur."

*

Ruhi Mücerret kitabından aldığım o nefis tattan sonra diğer Murat Menteş kitaplarını okumasaydım ayıp olurdu. Aylardır kitaplığımda bekleyen Dublörün Dilemması kitabını korka korka elime aldım. 
Sebep: 
Ya Ruhi Mücerret'ten aldığım tadı alamazsam? 
Ya bu kitap hayalkırıklığına uğratırsa?
vs
Ama sağ olsun, daha giriş kısmında güzel olacağının sinyallerini verdi. 
Ruhi Mücerret'ten sonra beni en çok güldüren kitaplardan biriydi. 
Bana ordan bir adet Nuh Tufan gibi bir arkadaş lütfen! 
Bir de Murat Menteş'in kafasından istiyorum. :P


~*~
Doğar doğmaz reddedilmiştim, hayatım boyunca öyle çok kovulmuştum ki, buna alışık olduğumdan emindim, fakat bu defa feleğin çemberinden çıkamadım.
*
Dünyaya onu görmeye gelmişim gibi. İlk bakışta nakavt etti beni.
*
+Ciddi misin sen?
-Ecel kadar.
*
Kötü adamların cehaleti sayesinde acaba kaç kişinin ömrü uzamıştır?
*
Benim ömrüm, her birini gebertmek istediğim insanlarla aramdaki buz dağlarını eritmeye çalışmakla geçiyor.
*
Yeşil banknotlar kamuflajdan başka bir işe yaramıyor: Aptallığı, beceriksizliği, acizliği, yalnızlığı kamufle ediyorlar. Ayrıca, yetimlik zaman aşımına uğramaz, haddizatında yetim olmayanlar da yetimliğe doğru seyreder. Yani kimsesizlik, kimsenin tekelinde değildir: Kainat ve tarihin bekleme salonunda biraz soluklanıyoruz, çoğunlukla da adımız anonslanmadan kainata ve tarihe gömülüyoruz.
*
Dostlarımız, biz caddenin kenarında alevler içinde yanarken, karşıya geçip üstümüze işemeye üşenen kimselerdir.
*
Hedefe ulaşan, her şeyi ıskalamıştır.
*
Boşlukta, yokluğu hiçliğe dönüştürmeye çabalıyoruz.
*
Hiçbir aşkta umuda yer, sebebe lüzum yoktur.
*
Aşk, insanın şahsiyetini pekiştirir. Çünkü hayatın manası, aşk bohçasında gelen bir hediyedir. Mevcudiyetinin hakkını vermek, hiç değilse mazeretini bulmak isteyen insan yalnızca aşka müracaat edebilir.
*
Ben infilak etmek üzereyken hayatın hala akıp gittiğini görüp iyice hınçlandığımı biliyordum.
*
Sana baktıkça tatlım, Rus ruletinde kaybetmenin acısı gibi bir acı duyuyorum.
*
Yanılgılarımızın çoğu, düşüneceğimiz yerde duygulanmak ve duygulanacağımız yerde düşünmekten doğar.
*
Gök gürültüsü korkutur, fakat asıl işi yapan şimşektir.
*
Bu sandıkta çeyizimin küllerinden başka bir şey yok.
*
Keder insanı erdemli kılar.
*
Hile, satışın; istismar, kârın; tehdit ise müşteri sadakatinin garantisiydi.
*
Biz bu çağın fiyakalı kaybedenleriyiz.
*
Gördüğün gibi ben hayati bir iflas yaşıyorum. 
Senden ne haber?

:)

17 Kasım 2013 Pazar

Fahriye Evcen - Bahçede Yeşil Çınar / #Çalıkuşu


Mustafa Kutlu - Ya Tahammül Ya Sefer

"Sabahı beklemeyiniz dostum, geceden yola çıkınız."


Mehmet'in tavsiyesi üzerine okudum kitabı. O bu kitabı vakti zamanında işte böyle yorumlamıştı. Henüz bu kitap üzerine kendisiyle konuşma fırsatım olmadı. (O gücü kendimde bulduğumda selam edeceğim sana.) Mehmet'in yazdığının üstüne ben yorum yazmayacağım. Ama içimdeki duyguyu anlatmak adına bir cümle kuracağım.

"O halde ben, Kerim olmayı/olabilmeyi gönülden isteyen, 
Veysel ya da Asım olmaktan ölesiye korkan İlhan mıyım?"

Kalın sağlıcakla.. 

İclal Aydın - Bir Cihan Kafes

Bu benim ilk İclal Aydın aydın kitabım. Sanırım İclal Aydın'ın da ilk romanı oluyor. Ya da ben öyle sanıyorum, emin değilim. Nedense bunun araştırmasını da yapmak istemiyor canım. Belki daha sonra..



Kitap 3 kuşak kadını anlatıyor. Samire, Yaşar ve Lorin. Yani anneanne, anne ve kızı (torun) ... 3 kadının da kalbi kırık, mutluluğu yakalayamamış 3 kanadı kırık kadın... Ve üçü de kafeslerinden kurtulamamış birer serçe gibi... 

Kitap öyle esrarengiz başladı ki, önce adapte olmakta zorlandım. Tarihler ve kuşaklar arası gelgitler de biraz kopmama sebep oldu. Ancak yazar olayları öyle bir birleştirdi ki -çok afedersiniz- 'yuhh!' dedirtti. (Burdan İclal Aydın'a selam olsun.^^ )

Kimse kusura bakmasın Samire'nin hikayesi beni Yaşar ve Lorin'in hikayesinden daha çok etkiledi. Evet, bu kitaptaki favori kahramanım kesinlikle Samire'ydi. Çok ağlattı beni çook.. O nasıl bir kaderi kabullenişti öyle ve nasıl bir vefa.. Okumamıştı, kızı ve torununun gözünde cahildi. Kızının gözünde utanılacak bir kadındı belki ama Samire kesinlikle harika bir anaydı. Yazar harika bir profil çizmişti. Çok sevdim. 

~*~

Bir insanın yumruğu kadardır kalbi, derler.
Demek ki kalbin kadar insansın.
Avucunun içine düşen kalp kadar merhametin..

*

Kibir bir virüs gibidir. Bünyede bekler. Kendine güven, cesaret, güç, dik başlılık hatta tevazu bile içerir en başta. Onun ne vakit kibre dönüştüğünü taşıyan anlayamaz kimi zaman.

*

İstanbul mutsuz yatsan da sabah bir mucizeye uyanabileceğin bir şehir.

*

Ben seni artık hiç sevmesem sen ne kaybederdin senliğinden?

*

Aşkta mesele şu ki... O dönme dolap, adı üzerinde, dönüyor... Yükseliyor... Alçalıyor... AMa sen hep en tepedeki halini anımsıyorsun...

*

Ömrü, büyük yanlışlardan örülü bezden bir kaleydi..

*

Dünya, Allahımın kocaman yer sofrası. He bir şeycikleri koymuş ortaya.Ömrün yeter de yaşarsan, şanslıysan, sevdiği kuluysan hepsinden yiyeceksin diyor sana. Bunu da ye, diyor. Bak bunu da ye, diyor. Bamya da yiyeceksin, turp da yiyeceksin, ayva da yiyeceksin, ekmek de yiyeceksin, börek de yiyeceksin. Yok, ben baklava yedim, biber yemek istemiyorum, olmaz. Hepsinden tadacaksın, diyor. Bunların hepsi Allahımın nimetleri. Kötü söz ektim, yok. Ektiysen de göreceksin ne biçtiğini. Kötü de var, iyi de var. Acıyı da belleyecek yüreğin, tatlıyı da. Allahım hepsinden tattıracak sana.

*

Üzgünüm, çok özür dilerim! Aşk bu! Kazanmak için oynamıyorum!

*

Fırtına herkesin başında eser ama sadece bazılarının çiçekleri dökülür.. 

*

"Neyi okumam gerektiğini, neyi yanlış okuduğumu göster bana Allahım"

*

Umut etmek sadece acıyı uzatıyor.

*

Tutkuyla aşık olanın ülkesi, sevdiğiyle kendinden oluşur. Birbirlerinin sınırı olurlar. Her sınır mayın döşelidir.

*

Ne çok yaramı açık ettim ben sana..

*

Ben bu kadar acıyı nereye koyacağım?

*

Şimdi cebimde taşıdığım kalp şeklindeki çakıl taşlarına bakıyorum da... Kimi mermer gibi pürüzsüz, sarı; kimi delikli yeşil, parıltılı; kimi de siyah, küçük, eğri büğrü.. Nasıl düştüler acaba bedenlerden sahile?

*

Dünyanın bütün zalimleri kendilerini sevenin üzüntüsüyle beslenir.

*

Kimse yalnız değil, kendi kendine yetmeyi beceren insanlık mertebesinde rütbe alır. Nefsin susarsa ruhun konuşur, sen susarsan ruhun harekete geçer, Allah yolundan giden herkes Allah'ın evliyasıdır. Haklılığını savunmak için anlamayana karşı sen boşuna konuşma. Haklılık bile şahit ister. Savundukça söz verirsin müfteriye. Pür-i pak haklıysan eğer, zaman zaten şahit duracak sana. 

~*~

3 Kasım 2013 Pazar

Franz Kafka - Milena'ya Mektuplar

Bu kitabı okumayı o kadar uzun zamandır (hatta yıllardır) istememe rağmen, okuyamamıştım. Hatta öyle ki, kitabı yaklaşık bir ay (belki daha fazla emin değilim) önce aldığım halde bu haftaya kadar beklettim. Neden ben de bilmiyorum. (Kitabın kalınlığından ve yazı boyutunun minicik olmasından korkmuş olabilirim.) Ama korktuğum kadar olmadığını okumaya başlayınca anladım. Ama o yazı boyutunun bir numara daha büyük olmasını dilerdim. Okurken zorlandığımı söylemeden geçemeyeceğim.


Kitabı bilmeyen duymayan yoktur sanırım. 
Franz Kafka'nın 1920'lerde başlayıp ölümünden bir süre öncesine kadar devam eden, gazeteci Milena'ya yazdığı, içinde bolca korku, aşk, hastalık, bunalım ve dedikodu barındıran mektuplarından oluşan bir kitap.. (çok mu uzun oldu bu cümle?)

Kafka mektup yazmayı;  "..hayaletlerin önünde soyunmak demektir ki, onlar da aç kurtlar gibi bunu bekler zaten. Yazıya dökülen öpücükler yerine ulaşmaz, hayaletler yolda içip bitirir onları." şeklinde açıklasa da ben bu konuda maalesef Kafka gibi düşünmüyorum. (Evet, merhum Kafka'ya kafa tutuyorum (!) )
Bununla ilgili açıklama yapmak isterdim ama şu an o havamda değilim. Belki (!) daha sonra ayrıca bir yazı yazabilirim bununla ilgili. 

Kitaplar ilgili olarak; ben isterdim ki, Milena kendi mektuplarını yok etmeye bu kadar meraklı olmasaydı da, kitap içeriğinde onun da mektupları bulunsaydı, yazışmayı karşılıklı okuyabilseydik. O zaman eminim şu an verdiği duygudan çok daha fazlasını verebilirdi bize. Kitabın sonuna eklenen bir kaç Milena mektubu (Kafka'ya değil Max'a yazılan) ve dergi/gazetede yayımlanmış Milena yazıları olsa da yeterli değildi. Milena'nın gördüğü Kafka ile benim gördüğüm/hissettiğim Kafka biraz (belki daha fazla) farklıydı mesela. 
(Belki de anlama özürlü olduğum için ben anlayamamışımdır, bilemiyorum.) 

Neyse, bütün itibariyle kitap güzeldi. Bunalıma girmek için birebir. Özellikle Kafka'nın her şeyden korkan (bunda Yahudiliğinin büyük payı olduğunu düşündürtüyor), bedensel sağlının dışında psikolojik sorunları olan bir adam olduğunu düşünürsek.. Yahudilikle ilgili kurduğum cümle yanlış anlaşılmasın, bunu her seferinde dile getiren Kafka'nın kendisi, ben onun sözlerinden yola çıkarak söylüyorum. Onun korkuları, Milena'yı kaybetmekten ibaret değil. Yani ben yanlış anlamadıysam (!) tabi.. 

*
Buradasınız, tıpkı benim gibi, hatta benden de fazla; benim olduğum yerde siz de varsınız, üstelik benden daha fazla varsınız.

*
Bugün bir Viyana haritasına baktım, senin sadece bir odaya ihtiyacın varken, bu kadar büyük bir şehir inşa edilmiş olması bana bir an için akıl almaz geldi.

*
Sanki bir hafta boyunca hiç ara vermeden bir taşa çivi çakmakla görevlendirilmişim gibi; üstelik işçi de, çivi de bizzat benim!

*
..mektubunuzu, serçenin odamdaki ekmek kırıntılarını yiyişi gibi okuyorum; titreyerek, etrafa kulak kabartarak, sağa sola bakarak, bütün tüyleri kabartarak..

*
Ne olur bana bir kez daha -her zaman değil, zaten bunu istemem- bir kez olsun "sen" de.

*
Bütün bu olanlar benim için akıl almaz; dünyam yıkılıyor, yeniden kuruluyor, bak bakalım nasıl başa çıkacaksın (kendisinden bahsediyor). Yıkılmasından şikayetim yok, zaten yıkılıyordu; yeniden kurulmasından şikayetim var, güçsüzlüğümden şikayetim var, doğmuş olmaktan şikayetim var, güneş ışığından şikayetim var.

*
..nasıl bu mektupla fırtına gibi içeri girdiysen, aynı şekilde pencereden uçup gitmek istemen için dua ediyorum, kasırgayı odamda tutamam ki..

*
Artık ismimi de kaybettim, gittikçe kısaldı ve bu kadar kaldı: Senin.

*
Dünyada benim ihtiyaç duyduğum kadar sabır var mı Milena?

*
Bu mektubu sana, o evin önünde bir aşağı bir yukarı yürürken yanı başımda olmanı sağlamak için gönderiyorum.

*
Seni ıskalamamalı, tıpkı benim de seni o küçük parkta ıskalamadığım gibi..

*
Yanımda yürüyordun Milena, düşünsene, yanımda yürümüştün.

*
Ya dünya çok küçük ya da biz çok büyüğüz, ne olursa olsun onu tamamen dolduruyoruz. 

*
Bağışla beni! Ve bu akşamın iyi geceler dileği olarak, beni, her şeyimi ve senin içine dolmanın verdiği bütün mutluluğu bir solukta al. 

*
Mesela, neden odanda duran ve senin koltukta ya da çalıma masasının başında oturuşunu, uzanışını, uyuyuşunu seyreden mutlu dolap değilim?

*
Fakat ben dişlerim sıkılı, senin o güpegündüz bile gördüğüm gözlerinin önünde her şeye katlanabilirim: uzaklığa, korkaklığa, endişeye, mektupsuzluğa..

*
Sana neredeyse yalvarıyorum: Gelme. Bırak bir gün çok gerektiğinde gelmeni istersem hemen geleceğin umuduyla yaşayayım ama şimdi gelme, nasıl olsa geri dönmek zorunda kalacaksın.

*
..için rahat olsun, son gün de ilk günkü gibi beklerim.

*
..istiyorsun ki ben burada Prag sahilinde oturayım, sen de gözümün önünde Viyana Denizi'nde dibe vur..

*
..tek bir ortak isteğimiz var: senin burada olman ve yüzünün benimkine olabildiğince yakın durması.

*
..galiba erkekler daha fazla acı çekiyorlar ya da bir başka bakış açısıyla, bu konuda karşı koyma güçleri daha az. Oysa kadınlar daima suçsuzca acı çekerler; üstelik ellerinde olmaksızın değil, gerçek anlamda, ki aslında belki bu da yine ellerinde olmaksızına çıkar.

*
..kalbimin bir köşesinde bir parça kızgınlığın sizin için hazır bulunması, dengeyi sağlaması açısından gayet iyi.

*
Geçenlerde bir Tribuna okuru bana, "Akıl hastanesinde geniş çaplı araştırmalar yapmış olmalısınız" dedi. "Sadece kendiminkinde" dedim. :)

*
..evet, seni seviyorum budala; tıpkı denizin, kendi dibindeki küçücük bir çakıltaşını sevmesi gibi, işte sevgim seni öyle kaplıyor..

*
Aşk oku, kalbim yerine şakaklarıma mı saplandı yoksa?

*
..ne de olsa her son biraz gerçektir ve hiçlikten ayrılır, ama aynı şekilde, gerçek olandan da mümkün olduğunca uzak durur..

*
Belki en çok seni sevdiğimi söylediğimde de söz konusu olan gerçekten sevgi değil; sevgi, senin içimde çevirip durduğum bıçak olman.

*
..insan bazen erken kalktığında, gerçeğin hemen yatağın yanı başında olduğuna inanır: üzerinde birkaç solmuş çiçekle bir mezar, açık, içine almaya hazır.


Milena'dan kısaca:

Dilsizler nasıl yalnızda ben de öyle yalnızım ve size kendimden söz ediyorsam, kelimeleri kustuğum içindir, tamamen isteğim dışında fırlayıp çıkıyorlar içimden, çünkü artık susamıyorum. Bağışlayın beni.

*
Hayatı yaşamanın iki yolu var: Bir tanesi, kaderinin sorumluluğunu üstlenmek, kendi kararlarını kendin vermek ve uygulamak, avantaj ve dezavantajları, mutluluk ve mutsuzluğu kabul etmek; cesurca dürüstçe, pazarlık etmeden, yücegönüllülük ve tevazuyla. Diğeri ise, kaderini aramak: Ama insan onu ararken sadece gücünü, zamanını, hayallerini, doğru ve iyi anlamdaki körlüğünü, içgüdülerini değil, kendi değerlerini de kaybeder. Gittikçe yoksullaşır; yeni gelen daima önceden var olandan daha kötüdür.

Bir şey daha: Aramak için inanmak gerekir, inanmak içinse belki yaşamak için gerekenden daha fazla güç.

*

Kalın sağlıcakla..

Yakın - Uzak

Kalk git diyorum içimden kendime, 
kalk git uzağa
Kulağındaki müzik bitene kadar yürü, 
ağladığın kadar koş
Aya dokunana kadar yürü uzaklaş, 
düştüğün yer yakınlarına uzak olsun.

ceyhun yılmaz

29 Ekim 2013 Salı

Let It Be #Cover


Benim Dünyam

"İmkansız; Mahir Hoca'nın Ela'ya hiç öğretmediği bir kelime."


Baştan söyleyeyim, Benim Dünyam filmi Black isimli bir Hint filminden uyarlamadır. İnternette bazı sayfalarda bu tartışma konusu olmuş. Çaldı, çırptı, hazıra kondu vs. Filmi izlerseniz zaten filmin başında Black filminden uyarlama olduğu yazıyor. Ha bir de şu var, ödüllü filmi sırf gişe yapmak için aldı yazanlar vardı. Güldüm. :)
Çok sevdiğim bir arkadaşıma filmi mutlaka izle, çok güzeldi dediğimde o da bana benzeri bir savunma yaptı. "Black daha güzeldi, onu izlemediğin için sana güzel gelmiştir." dedi. (Patlak seni seviyorum. :*) Ben filmler arasında kıyaslama yapılmasından yana değilim. O 2005 te yayınlanmış bir Hint filmi, bu 2013'te yayınlanmış bir Türk filmi. Bir kere görsellik açısından bile ikisi birbirinden ayrı. İkisinin verdiği tat farklıdır. Neyse.. 

Film, 2 yaşında geçirdiği bir rahatsızlıkla kör ve sağır olan Ela isimli kız ile görmeyen ve duymayan bir çocuğun dünyasını, siyahın anlamını değiştirmek için Ela'nın hayatına giren Mahir Hoca'yı anlatıyor. 

Filmi uzun zamandır bekleyen biri olarak, beklediğime değdiğini söyleyebilirim. Beren Saat'in yapmacık olacağını düşünüyordum ama beni şaşırttı. Sırf Uğur Yücel için bile izlenebilir aslında. 

Filmin ilk dakikasından son dakikasına kadar ağladım. Sanırım fazlasıyla duygusal bir anımdaydım. 
Ve mutlaka izlemenizi tavsiye ederim.
İster sinemada izleyin, ister evde. 
Ama izleyin.


"Hayat dondurma gibidir. Eriyip gitmeden yaşamak lazım."

Hayatlarımıza Mahir Hoca gibi insanlar girmesi temennisiyle, kalın sağlıcakla..

Nazan Bekiroğlu - Nun Masalları

Nun Masalları, kendi içinde 3 bölümden oluşuyor. Bekiroğlu bu kitapta sanki kendi iç hesaplaşmasını yapıyor gibi geldi bana... Kendine bir kaç kahraman belirlemiş, içindeki gizli karanlık bölümleri onlara yaşatmış. Nasıl desem, bu biraz kukla oyunu gibi olmuş. İpler onun elinde, istediği gibi oynamış/oynatmış. Masal kahramanları masalın içinde olduğundan haberdar. Kalemi tutan eli sorguluyorlar. Kalem tutan el de onları.. İlginç, farklı bir kitaptı. 
Her şeye rağmen Nazan Bekiroğlu kitaplarından favorim hala "Yusuf ile Züleyha" dır. O başka bir şeydi benim için. Ama bu kitap da okunmalı.


*

Ben yaklaştıkça, o ödünç ve büyülü bir tüy bırakarak arkasında, eskisinden daha fazla uzaklaştı. Çünkü bende sadece onu uzaklaştırmak için kabiliyet vardı. Çünkü ben sürekli dağılıyor ve parçalanıyordum. Bir türlü birleşecek ve görecek kabiliyetim olmuyordu.

*

Seni gözümde münezzeh kılan salt zamanımdan ve mekanımdan uzak yaşamındı.

*

İçimizde hep hüzün filizlendi ve içimizde hep ağlamaya ilişkin bir şeyler vardı. Hep yanlış kalelerin burçlarına bayrak çekmeyi düşledik. Tükenmemek için gerekli olan tılsımı bir türlü bulamadık. Çıktığımız yolculuklar hep yanlıştı ve bunu neden sonra farkettik..

*

Yoksa onca güzelliğimiz de sadece bir aldatmacadan mı ibaretti? 
Kuşkusuz onları görmemizi sağlayan ışıktı aşk. 
Onun ışığında bütün ırmaklarımız yataklarına dönüyordu. 
Onun ışığında bütün acılarımız güzelleşiyor ve biz yalnızlığımızdan azizeler yaratıyorduk. 
Başımızın üzerinde nurdan haleler yoktu ama çarmıhımızı sırtımızda taşımadığımızı kim iddia edebilirdi?

*

..şiir bitiyor ama içimdeki şiir bitmiyor.

*

Nihayetinde her şarkı kendi sonuna kadar vardı.

*

Anlatmasam aşkım beni yok ediyor. Anlatsam, ben aşkımı.

*

Bütün ömrüm yazılıp da üzerinden kırmızı kalemle geçilivermiş iptal serüvenlerinden ibaret kalacak.

*

Yanlış anlaşılmak, dedi, yanlış anlamaktan ibaret değil mi? Öyleyse doğru kimin payında? 
İçi acıyordu. Bu acı dedi, hem günahım hem bedelim.

*

Bütün dünlerim için ağlıyorum, dedi, yarın da bugünlerim için zahir.

*

Leonardo, tablosunu dört yıla sığdırırken modelinin canı sıkılmasın diye şiirler okutmuş, şarkılar dinletmiş. Böyle zapt etmiş onun ruhunu. içten ışıklarla sararmış kağıtlara gömülmüş böyle kaç tane kimliği meçhul Mona Lisa?

*

Boğaz dondu, güneş tutuldu. Fitne çok, rahat yok, fesat çok, refah yok. Yıldızlar kıranda.

*

İçindeki öyküyle dışındaki öykü o kadar az benziyor ki, dedi gemi, seni hiç anlamayacaklar.
...
Sır katibi, usulca dua et padişahım, diye fısıldadı, dua et.
Padişah, dua, dedi, içimizdeki serüvenle dışımızdaki serüvenin çatışması değil mi?

*

Ben ki, hep özne oldum ömrümün yollarında, lakin hiç eylem olamadım.

*

İlk kez gülün acısının bülbülünkinden fazla olduğunu bir zamanlar kendisine söylemiş olan küçük esmer kızı hatırladı ve ona hak verdi. Bülbül çoktur, demişti küçük esmer kız, gül ise tek. Bülbül kırılır, demişti, dökülür, parçalanır, bağırır, çağırır, çoğalır, sesi var çünkü onun. Var olur. İçinin serüvenlerini gizlemek zorunda değil. Haykırır onları. Gül öyle midir?

*

Bir kez daha yitiyorum. Can evimden bitiyorum.
Kendimi korumak için korunaksızlığımı arttırmaktan başkaca da işe yaramayan şeyi, en iyi susmayı biliyorum.

*

Gülün artık bize bir şey söylemez olduğunu fark edince anlıyorduk ışığın sönmüş olduğunu. 
Gülü bizim için anlamlı kılan neydi? Yoksa gül bizim için sadece ona yüklediğimiz anlamlardan mı ibaretti?

*

Ödünç ek fiillerle bağlanınca yaşama.
Anlarız yine yanlış dileği tutmuşuz büyülü suyun başında.
..
Yine yanlış dileği tutmuşuz da büyülü suyun başında, ışık sönünce apansız kalakalmışız.

*

Yalnızlık, kuşku yok ki bu yüzden, sözcüklerin, kendi içini en çok dolduran idi ve bu yüzden aklımızda en çok ve çabuk kalan sözcüktü yalnızlık.

*

Işık sönmemiş olsaydı, bu hikayeyi yokluğun doldurur muydu hiç?

*

Ve siz aşkınızla hiçbir şey arasında tercih yapmak mecburiyetine düşmeyin. Böyle birbirine benzer ve tanımsız öykülerin içine itmeyin beni.

*

Benim işime yarayabilecek tek tanımsa yaşanamayanın acısı.
Bunca yaşanmışa rağmen yarım kalanın.
Bunca, sabahları birlikte bulduğumuz gecelere rağmen yaşanmamış olanın.
Dokunulmamış olanın anlayacağınız.

*

Selametle..

25 Ekim 2013 Cuma

Hekimoğlu İsmail - Bir Deliyle Evlendim

+ Engin kültürünüzle bilirsiniz ki Müslümanlar geçmişte büyük, çok güçlü devletler kurmuş. Bugünkü Amerika, hala Osmanlı Devleti'ni taklit ediyor. Eğer Türkiye halkı İslam'ın özünü yakalarsa yine süper güç olur. Dünyaya kafa tutar. Biz, Asya'da güçlü devlet aramıyoruz, dost arıyoruz.

- Başörtüsü?..

+ Düşünün, daha elli sene evvel Türkiyeli kadınların yüzde doksanı okur-yazar değildi. Bugün ise Türk kızları liseyi bitirmiş, üniversiteye gidiyor ve İslam'a sahip çıkıyor; çanlar bizim için çalıyor..

Başörtümü çıkarıp çantama koydum, Müdür Bey çok heyecanlandı:

+ Anlaştık değil mi?
- Elbette, ben Amerikalıyım, ülkeme dönmeliyim..
+ Bir kahvemi içiniz, içinde uyku ilacı yok..

Güldüm:

- Uyuyanları da uyandırmayın..

Bir daha gördüm ki en ufak meselelerin ucu, çok büyük hedeflere ulaşıyor. Yeryüzü satranç tahtasında devletler birbirine şah çekerken; ben, bu oyunda piyon olmak istemem.


Kitabın ismine baktığınızda içinden bir romantik komedi çıkacağını düşünebilirsiniz. Ama Hekimoğlu ile tanışanlar varsa böyle bir şey olmayacağını bilir. Kitap Amerika'da doktorasını yapan Müslüman Şeref'in, İngiliz Edebiyatı derslerine giren Hristiyan olan Selena hocasıyla evliliğini anlatıyor.


Sarhoş eşinden yeni boşanmış, hayatın anlamını yitirdiğini düşünen Selena'nın okuldaki odasına bir gün Şeref isimli Müslüman öğrencisi giriyor ve bir mektup veriyor. Şeref mektubunda istihareye yattığını ve hocasıyla evlenmenin hayırlı olacağını anladığından bahsederek evlilik teklifinde bulunuyor. Selena bunu bir oyun olarak görüp kabul ediyor ve olaylar örgüsü Selena'nın günlüğünden okuyucuya aktarılıyor.

Günlük şeklinde yazıldığı için akıcı bir kitaptı. Hristiyan bir kadının gözünden yobaz Müslüman olarak gördüğü eşini anlatması güzeldi. Kitabı sadece Müslümanlık dersi veriyor gibi algılamamanızı öneririm. Bana göre, İslam dini çerçevesinde başka konulara da değinilmişti. Bu açıdan ilgi çekiciydi. 

Sizlerin hoşuna gider mi bilmem, ama benim hoşuma gitti kitap. Bu tarz konulara ilgiliyseniz tavsiye edebilirim. 

*

- Şeref ne kadar acayip değil mi? Türkiye bir sürü masraf yapıp sizleri okutuyor; Amerika beş kuruş harcamadan sizlerden faydalanıyor.. Bazı ülkelerin neden kalkınamadığını şimdi daha iyi anlıyorum.

*

+ Adem aleyhisselam peygamberdir, Havva da aziz bir kadındır, annemizdir. Bana göre yasak meyve nikahsız ilişkilerdir. Müslüman, ayetlere bakıp geçmiştekileri suçlama yerine, o ayetlere uymayı tercih ederse dünya cennet olur. Doğan her çocuk, melekler gibi temizdir, ölseler makamları cennettir.

*

- Bence dinleri insanlar bozmuş, insanların bu dinlere girmesi zorlanmış.. Geçen hafta da camide " Her neye bakarsan Allah'ı görürsün" dedi vaiz. Şeref bunu düzeltti: Her neye bakarsan Allah'ın sıfatlarını görürsün. Mesela kediyi yaratan da Allah'tır. İlim, kudret ve rezzat gibi sıfatlar, her yaratıkta görülür.
-Bozanlar ve düzeltenler, ikisi de kendini dindar ve cennetlik sanıyor, bu nasıl iş?..

*

+ Zalim kadının elinde erkek mazlumdur; zalim erkeğin elinde kadın çaresiz ve perişan..

*

+ Sabah namazına kalkamayan analar bir gecede üç defa, dört defa kalkıyor; of bile demiyor. Analara bu şefkati veren Allah, ne kadar şefkatli ki inkar fırtınaları ve günah selleri bir tufan gibi dünyayı sararken hala yağmur rahmet olarak yağıyor, toprak binbir çeşit sebze ve meyve yetiştiriyor, hala organlarımız rahatlıkla çalışıyor ve biz yaşıyoruz..

*

- Olayların ilmeğiyle hayat kumaşını dokumak istedim; lakin düğümleri çözemedim.

*

Bazen her şeyi bulmak her şeyi kaybetmekmiş.. Durgun sular kokuşurmuş, hep aksaydım..

*

Televizyonlardaki Amerikan filmleri, Müslümanı seccadesinde yakalamıştır. Bu filmlere gözyaşı dökenler, Müslümanların düştüğü kötü hallere dökecek gözyaşı bulamaz, zannındayım. 

*

- Her gün televizyon programlarında sekiz on film varken, insanlar neden sinemaya giderler?
+ İnsan giyinip kuşanmak ister, insan içine çıkmak, görmek ve görünmek ister.. Yumurta gibi bir salonda, üç yönlü açılan perde karşısında, zarif, kibar insanların içinde bulunmak ister..

*

Deha, deliliğin sınırında biter. Öyleyse dehayla deliliğin arasında bir çizgi var, bir sınır; ayağını öteye attı mı delilik..

*

Her çocuk çiçek. İlkbaharda akasya da kayısı da çiçek açar; biri meyve verir, diğeri vermez.. Dkenli bir ağacın malı olan gül, ekseriya onun bunun yakasına takılır. 'Gül yağını eller sürünür, çatlasa bülbül..'

*

- İslam Kalesi'nin burcunda nöbet bekleyen sevgili eşim, Kur'an'a göre Allah, Yahudileri lanetlemiştir, değil mi?
+ Lanetlenmiş kavim yoktur, lanetlenmiş mantık vardır.
- Bir daha söyle!
+ Dindar görünüp dinine ters hareketlerde bulunan, bu hareketini mantıki ölçüler içinde haklı gösteren herkes lanetlenmiştir.

*

+ Yahudiler iki bin sene vatansız, devletsiz yaşadı; dünyanın dört bucağına yayıldılar. Onları Tevrat'la Yahudi kelimeleri birbirine bağladı. Kendi aralarında doğruluğa azami derecede dikkat ederek dünya ticaret imparatorluğunu kurdular. Bu imparatorluğun kralı para, vatanı dünya, tebaası Yahudilerdir. Sermayelerini kültüre yönelterek, basın-yayına yön verdiler..

*

..Bir turist gibi değil, tarihi gerçekleri yüreğinde hisseden bir Mü'min gibi, Mekke'den Medine'ye yola çıksaydm, Kuba'da konaklayıp Uhud'da yaram kanıyormuş gibi su içseydim.. Buhar olsaydım, bulut olsaydım, bu dünyadan uzaklaşıp rahmet şeklinde yağsaydım.

*

El kadar yüzde Allah, milyarlarca şekil yaratmış. Gülen ağız, ağlayan göz..

*

Hayallerim bana gerçeğin yüzünü gösterdi. Her şeyi yapmak isteyenin ayağı kayabilir, doğrulması bile şans olabilir.

*

Diktatörler üstün insanların celladıdır. Kendinden büyük insan istenmeyen lider, yükselen her başı kesecektir.
Pek çok iktidar, konuşan, düşünen, yazan insanlara düşman olacaktır. Çünkü onlar insanlığını yitirmiş, melek olduğunu sanan şeytanlardır. Pek çok iktidar masumların cesetleri üzerinde yükselmiştir.
Milletler ne kadar sürü olursa, devlet adamları o kadar rahatlıkla çobanlık yapabilirler.
Cemiyet çürümüşse ferdi çürütmek isteyecektir. Kıskançlığın ateşine yananlar başkalarını yakmak isteyecektir. Sermayesinin grafiğini yükseltenler, altta kalanlara kulak asmayacaktır.

*

- Seninle ben, insanlara daha çok şey söyleyebiliriz. Hazreti İsa gibi hain edilsek, Hazreti Muhammed gibi Taif'te taşlansak bile..
+ Hayalinin sınırına ayaklarımız ulaşacak mı?
- Ellerimiz yapraklara benziyor; onlar yağmur, biz rahmet istiyoruz.. Olmasın mezarımız, mezar taşımız; bir başka alemden dünya denilen otele geldik ve gidiyoruz..

Yollar boşaldı artık, yolcular buldu vaha,
Yolcular gitmese de yollar gider Allah'a..

*

 İyi geceler sevgili Türkiye'm!