28 Ağustos 2016 Pazar

Efsane Türk Dizilerim

Hepimiz için efsaneleşmiş Türk dizileri mutlaka vardır. Ancak ben bu yazıda benim için efsane olmuş Türk dizilerini yazacağım. Etkisinden bir türlü kurtulamadığım, izlerken onunla yatıp onunla kalktığım, dizinin ana karakterlerinden biri olduğum, onlarla birlikte ağladığım onlarla güldüğüm, tekrarlarını bile ilk kez izliyormuşcasına etkilendiğim diziler.. "Manyak mısın kızım? Alt tarafı dizi." diyebilirsiniz. Ama böyle takıntılı bir şekilde izlediğim diziler var. Yıllar geçse de bende bıraktığı his asla değişmeyen diziler..

İşte o dizilerin en başında elbette ki, Suskunlar var.


Dizinin konusu bilmeyenler için şöyle; kardeş gibi büyüyen 4 arkadaş çocukken yaptıkları çocukça bir hata yüzünden hapse giriyor ve orada darp ve tecavüze uğruyorlar. Hapisten çıktıktan sonra bir daha görüşmeyeceklerine ve yaşananları unutacaklarına dair birbirlerine söz veriyorlar. Ancak içlerinden biri suskunluğunu bozar ve ölür. Bu ölüm diğer üç arkadaşı yeniden bir araya getirir. Çocukken çetenin tek kız elemanı olan Ahu'yu da aralarına alarak intikam peşinde koşarlar. 

Diziden çok önce Sleepers kitabını okumuştum. Bu nedenle konuya aşinaydım. 1996 yapımı bir de Abd yapımı bir filmi var. Türkçeye Kardeş Gibiydiler olarak çevrilmiş. Ancak ben o filmi izlemedim. Çünkü Suskunlar dizisi altyapı olarak Sleepers'e benzese de farklı ilerliyor. Ve bana göre Suskunlar kesinlikle kitaba bin basar. Gerek oyuncu seçimleri, gerek diyaloglar, müzikler ve tabi ki aşk.. Gerçek bir kardeşlik ve imkansız aşk teması ile işlenen, her sahnesi anlam taşıyan bu diziyi bitirme kararı aldıklarına inanamamıştım. Milyon sezon devam eden saçma sapan dizileri bitirmek yerine böyle harika bir yapımı bitirdiklerinde sinirden ağladığımı biliyorum. İşin bir diğer ilginç tarafı ise, bana göre her şeye rağmen tatmin edici bir son yapmış olmaları. Ve o son sahneyi ne zaman hatırlasam gözlerimin dolması..

Bir sonraki dizim, Hatırla Sevgili.


Bu dizinin konusunu bilmeyen var mı? Çocukluğundan beri Ahmet'e karşılıksız aşık olan Yasemin, Ahmet'in nişanlısı ile birlikte Büyükada'ya gelmesi üzerine hayalkırıklığı yaşar. Tuttuğu günlüğün Ahmet'in eline geçmesi ve Ahmet'in Yasemin'in farkına varmasıyla ikili arasında büyük bir aşk başlar. Ancak siyasi olaylar (60-70 ve 80'ler, Adnan Menderes zamanı 12 Mart darbesi, sağ sol olayları vs) nedeniyle bu iki aşığın babalarının arası bozulur ve bu durum aşıkları ayırır. Büyük bir aşk hikayesinin etrafında siyasi olayları anlatan dizi yayınlanırken ben üniversite ikinci sınıftaydım yanlış hatırlamıyorsam. Hatta dizinin ilk başladığı zamanlar rahatsızlığım yüzünden evdeydim. (Yaklaşık 3-4 ay kadar okula devam edememiştim.) O dönemde duygusal olarak da hassas olduğum için belki de bilemiyorum, Yasemin karakteri beni inanılmaz etkilemiştir. Gece rüyalarıma girecek kadar hem de. Hem şunu düşünmüşümdür; nasıl ki Suskunlar dizisinde Ahu'nun yerinde olsam ben de öyle yapardım dediysem, bu dizide de Yasemin'in yerinde olsaydım ben de onun gibi yapardım demişimdir. (Dizilerle nasıl bağ kurmuşum siz düşünün.)

Bir döneme damgasını vuran Asi.


Jane Austen'in Aşk ve Gurur'unun Türk versiyonu olarak anılan dizi, yine düşman (aslında düşman da değil de, dedelerden gelme bir gerginlik diyelim) iki ailenin çocuklarının aşkını anlatıyor. Demir ve Asi arasındaki aşk geçmişte yaşanan hadiseler ve gururla sınanıyor. Her bölümü ayrı ayrı güzel olan, Tuba Büyüküstün ve Murat Yıldırım'ın uyumu ve elbetteki çok sevdiğim oyuncu Çetin Tekindor'un baba ve kalp yarası olan adam rolü.. (burda gözlerinden kalp fışkıran emoji geliyor) Dizinin müzikleri, çiftlik hayatı sebebiyle ya da Hatay'da çekilmesinden mütevellit belki de görselliği ve Asi'nin kıyafetleri enfesti! Bu dizi de finali ile beni mutlu etmişti. Ama dizinin yayınlandığı süre boyunca hop hoturup hop kalkmışlığım olmuştur. Hatta Demir'e acayip gıcık oluyordum. Bir dönem ondan nefret etmiş de olabilirim. Şunu da söylemeden geçemeyeceğim; tıpkı Kurtlar Vadisi gibi bu dizinin yayınlandığı zamanlar da herkesin telefonunda dizinin jenerik müziği çalıyordu. :))

Bittiği için kahrolduğum dizi Şubat.


Bana göre şimdiye kadar yapılmış, en iyi en orjinal diziydi. Dizi cemiyet hayatının önde gelen ailelerinden birinin kızı olan Yağmur ile sokaklarda yaşayan Şubat'ın yollarının kesişmesiyle başlayan olayları ve onlarla birlikte sokaklarda yaşayan evsizlerin hikayesini anlatıyor. Bu dizi için ne söylesem az kalır sanırım. Bitirdiklerinde gerçekten kahrolmuştum. Dizinin tayfasının söylediği şarkıları hala dinliyorum. Dizinin en sevdiğim karakteri şüphesiz Deli İbrahim'di. Sermet Yeşil'deki oyunculuk çok nadir bulunur cinsten. 

Ve Yedi Güzel Adam..


Merhaba, oraya Cahit Zarifoğlu'na ve Zehra'ya kalbini kaptırmış bir Elif çizelim. 
Dizi Türk Edebiyatı'nda önemli yerleri olan Cahit Zarifoğlu, Erdem Bayazıt, Mehmet Akif İnan, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Ali Kutlay ve Alaaddin Özdenören'i ve yaşadıkları dönemi konu alıyor. Maraş Katliamı ve 12 Eylül darbesinde yaşanan sağ sol çatışmalarını ve yapılan oyunları gözler önüne seren dizi tam bir edebiyat dizisiydi. Şiirlerle insanı mest eden harika bir yapımdı. Bu dizi de benim için bitmemesi gereken ama yine de gıcık bir şekilde bitirilen bir diziydi. Çok üzülmüştüm bitti diye. :(


Son olarak Gülbeyaz.


Birbirine düşman iki ailenin çocukları olan Gülbeyaz ve Kadir'in aşkını konu alan Karadeniz dizisi. Bence bu diziyi bilmeyen yoktur. Dram ve komediyi bu kadar güzel işleyebilen ender dizilerdendi. Daha önemlisi Kazım Koyuncu gibi harika bir sanatçıyı içinde barındırıyordu. Gülerken ağladığım harika bir diziydi. Kadir ve Gülbeyaz yüzünden "Aha, şimdi kalpten gideceğim!" dediğim çok an olmuştur. Üstelik bu diziyi ailecek sevmiştik. (Evdekilerle dizi zevklerimiz pek tutmaz da.) 

Bonus:

https://youtu.be/itTAkY3C588

Tabi ki, bunların dışında çok sevdiğim diziler oldu (mesela Yedi Numara gibi, Beni Böyle Sev gibi) ama bu paylaştıklarım izlediğim dönemde beni derinden etkileyen dizilerdendi. 

Şimdilerde yeni başlayan bir dizi var Rüzgarın Kalbi. Başladığı gibi devam ederse o dizi de benim için efsaneler arasına girebilir. Bir de Seviyor Sevmiyor izliyorum. O Kore uyarlaması olduğu için, Efsane Kore Dizilerim yazısı yazarsam orada paylaşabilirim. :) 

17 Haziran 2016 Cuma

Mayıs Ayında Okuduğum Kitaplar

Uzun zamandır bloga yazmak içimden gelmiyor. Ama sessiz sedasız komşu blogları okuyorum. 
Önceden kitap ya da film yorumluyordum ama artık onu da yapamıyorum. Bundan sonra aylık yorum ekleyeceğim. (Daha doğrusu eklemeye çalışacağım.) Çok sevdiğim, yorum yapmak istediğim kitap ya da filmler olursa o zaman ayrı bir post yapabilirim belki. Neyse, gelelim sadede. 

Mayıs ayında toplamda 7 kitap okumuşum. Bunlardan 3 tanesi şurada bahsettiğim E.L.James'in Elli Ton üçlemesi kitapları oluyor. Diğerleri ise şöyle;

Melike İnci - Aşk Sıraya Girmez: Bu kitap da bir üçlemenin 2. kitabı aslında. Serinin ilk kitabı O Anda idi. O kitabı çok severek okumamıza rağmen bu kitap tam anlamıyla bir kabustu! Açıkçası kitap demeye de bin şahit gerek. Kitap bir cenaze gününde geçiyor. İlk kitaptaki karakterlerden olan Selim'in ağzından o gün yaşananları okuyoruz. Buna yaşananlar da denemez aslında, daha çok diyalogları okuyoruz. Cenaze gününde yapılmayacak şeyler yapılıyor, konuşulmayacak mevzular konuşuluyor. Sizin anneniz ölmüş be kardeşim! Bırakın rakıyı, kimin eli kimin cebinde mevzularını di mi ama? Kimseye tavsiye etmiyorum. Okuduktan sonra kitabı kitapçıma götürdüm ve "Takas için getirmedim sadece kitaplığımda durmasını istemiyorum, sinirime dokunuyor. Dışardaki sepete koyarsınız." dedim. 

Goodreads Puanım: 1 Yıldız (Bunu da niye verdimse!?)

Sait Faik Abasıyanık - Mahalle Kahvesi: Bu benim bu yazardan okuduğum ilk kitap. Hikaye/öykü kitaplarını oldum olası severim. Uzun bir romanı okuyamayacak kadar kısıtlı zamanınız olduğunda ya da çok yoğun bir kitabı okurken bir es vermek adına iyi gidiyor bu tarz kitaplar. Mahalle kahvesi de birbirinden güzel hikayeleri barındıyor içinde. Hikayeler o kadar sıcak ve o kadar içtendi ki.. Kesinlikle son okumam olmayacak. Hikaye/Öykü gibi kitap türlerini sevenlere de tavsiye ederim. 

Goodreads Puanım: 5 Yıldız 

Feriduddin Attar - Mantıkut Tayr / Kuşların Diliyle: Bu kitabı çok uzun zamandır okumayı istiyordum. Kitap bana geçtiğimiz Ocak ayında hediye edilmişti ama ben ancak Mayıs ayında okumak için elime alabildim. Duygusal olarak hazır olmak istemiştim. Ordu'ya arkadaşımı ziyaretim sırasında başlayıp, yine oradayken bitirdiğim kitap benim için tam bir hayalkırıklığı oldu. Beklentimin çok yüksek olmasında mıdır yoksa kitap gerçekten kötü olduğu için midir ya da yazarın egosuna sinir olduğumdan mıdır bilemiyorum. Kitap beyitler halinde kısa kısa kafiyeli tasavvuf hikayelerinden oluşuyor. Kuşların Simurg'u bulma yolculuğunda, Allah'ı anarak peygamber hikayeleri ile başlayan kitap bir süre sonra yazarın egosuna geçiş yapıyor ve o baştaki muazzam tat kitabın sonlarına doğru sinir olmaya başladığınız yazar yüzünden yerle bir oluyor. Zaten bir süre sonra sözcükler hatta hikayeler kendini tekrar etmeye başlıyor ve ister istemez okuyucuyu sıkıyor. Kitabın farklı yayınevlerinden çıkmış versiyonları var. Onlar ne derece farklıdır, iyidir ya da kötüdür bilemiyorum. Tavsiye etme konusunda ise çekimserim. 

Goodreads Puanım: 3 Yıldız (Bu puanı kitabın ilk yarısı için vermiş olabilirim.)

Eleanor Coerr - Sadako ve Kağıttan Bin Turna Kuşu: Bu kitap bana Ordu'da evinde kaldığım dostumun hediyesiydi. Oradayken verdi bana. Kitabı İstanbul'a döneceğim gün otobüs saatimi beklerken okudum. Bir saat bile sürmedi bitirmem. Henüz anne karnındayken Hiroşima'ya atılan nükleer bomba yüzünden kanser olan 10 yaşındaki Sadako'nun, hastalığını öğrenmesiyle ölümü arasındaki o kısacık zaman dilimini aktarıyor kitap. Ve hastanede yatarken kağıttan yaptığı tuna kuşları.En çok da umut etmeyi ve inanmayı.. Kitapta yazan şeyin gerçek olduğunu bilmek ve çaresizlik duygusu insanın içine oturuyor. Herkesin mutlaka okuması, kitaplığında bulunması ve anne babaların çocuklarına da okutması gereken bir kitap. 

Goodreads Puanım: 5 Yıldız (Ve daha fazlası.)

Gabriel Garcia Marquez - On İki Gezici Öykü: Bu da benim Marquez'den okuduğum ilk kitap oluyor. Sevgili komşum Zihin'in tavsiyesi üzerine alıp okudum. Ve kitaba bayıldım! Marquez okumaktan ciddi anlamda çok korkuyordum. O kadar ok seveni öveni var ki, doğal olarak beklenti de çok yüksek oluyor. Buna bağlı olarak da "Ya sevmezsem?" sorunsalı ortaya çıkıyor. Daha önce bu korku yüzünden hiç Marquez okumadığımı bilen komşum sağ olsun bununla başlamamı önerdi. Seversin demişti, dediği gibi de oldu. Gerçekten kitaptaki 12 öykünün 12'sini de ayrı ayrı sevdim. Ama özellikle 2 hikaye vardı ki... onlar kesinlikle favorim oldu. Bu öykülerden biri "Ben Yalnızca Telefon Etmeye Gelmiştim" ki bu öykü beni inanılmaz etkiledi, bir diğeri ise son öykü olan "Karda Kan İzleri" ki bu da "Aman Allah'ım!" dedirten cinstendi. Çok etkilendim, çook... Benim gibi hiç Marquez okumamışsanız bence bu öykü kitabını mutlaka ama mutlaka okuyun. Tavsiyede bulunduğun için çok teşekkür ederim Zihin. :)

Goodreads Puanım: 5 Yıldız (Ve çok daha fazlası.)

31 Mayıs 2016 Salı

E.L. James - Elli Ton Üçlemesi

"Ah, o yemekte duvarda bir sinek olmak için neler vermezdim. Çorbasına ya da şarap kadehine konup onu boğabilirdim." sf.520 / Karanlığın Elli Tonu


Grinin Elli Tonu tüm dünyada önce kitabıyla sonra da özellikle filmiyle çok konuşulan, resmen sansasyon yaratmıştı. Bu nedenle duymayan, içeriği hakkında bilgi sahibi olmayan kalmamıştır sanırım. 

James bu kitabı ne düşünceyle yazdı bilemiyorum, o kadarını araştırmadım ama benim beklentilerimin çok dışında bir seri olduğunu söyleyebilirim. Hala bilmeyenler için +18 düzeyinde, tür olarak Erotik Roman olarak geçen 3 kitaptan oluşan bir seri. Bu kitaba asla para vermeyeceğimi biliyordum. Damla'nın kitaplığında olduğunu öğrenince ondan ödünç alarak okudum. 

Serinin ilk filmini kitaptan önce izlemiştim. İzledikten sonra da hiçbir amacı olmayan pornografik bir film olduğunu düşünmüştüm. Ses getirecek kadar vardı yani. Kitabında duygusal anlamda bir şeyler bulacağımı düşünmüştüm. Ama ilk kitap bu beklentimi kesinlikle karşılamadı. Çok sığ, tamamen cinsel ihtiyaçların etrafında dönen bir kitaptı. Bu nedenle ikinci kitabı okuyup okumamak konusunda kararsız kaldım. Ancak ilk kitap öyle bir yerde bitti ki, finalde Christian karakterinde duygusal bir yıkım olduğunun sinyalini verdi. Ben de merakımı gidermek için biraz okuyup ne olup bittiğini anlamaya karar verdim. İyi ki de ikinci kitaba başlamışım. Çünkü ilk kitabın aksine serinin ikinci kitabı duygusal anlamda daha yoğun geçiyor. İlk kitaptaki Christian'ın değişimlerini okumak, kendisiyle olan savaşı vs okuyucuyu da doyuruyor. He, +18 lik durum değişiyor mu derseniz, hayır değişmiyor ama bunu daha romantik hallerde işliyor. 

İkinci kitabın finalinde aslında seri bitebilirdi ama bir kaç soru işareti vardı ve yazar bu soru işaretlerini de gidermek isteyerek üçüncü kitabı yazmış olmalı. Zira, üçüncü kitap seri boyunca gizli kalmış bir kaç sırrı ortaya seriyor. Sır küpü Christian bir anda bülbül kesiliyor ve geçmişiyle ilgili bilinmeyenleri Anastasia'ya anlatarak okuyucuya sunuyor. İşin içine biraz da heyecan katmak adına azıcık da polisiye durumlar eklenerek mutlu sona ulaşıyor. Bu arada, Christian karakteri kasvetli ve karizmatik olmasının yanı sıra komik de. :)

Bu seride de tıpkı Alacakaranlık serisinde yaşadığım önyargıyı yaşadım. Önyargılarımı kırıp okuduktan sonra da tıpkı Alacaranlık serisi gibi sevdim. Tabi Alacakaranlık serisi hala benim için özel, orası ayrı mevzu. :) 

+18'in sizi rahatsız etmeyeceğini düşünüyorsanız, seriyi tavsiye edebilirim. İlk kitabı sabırla okuduktan sonra diğer iki kitap sizi tatmin edebilir. :)

27 Mayıs 2016 Cuma

Çorbadaki sinek mi, tırnaktaki pislik mi?

Az önce tvdeki bir evlilik programında bir evlilik teklifine denk geldim. Geçen hafta kızı görür görmez aşık olmuş hemen o anda evlilik teklif etmiş, yetmemiş bugün de dizlerinin üstünde evlilik teklif etti. Aşka bak be! Yalnız mevzumuz bu değil. 


Mevzu evlilik teklifi yaparken genç delikanlının yakın çekimde gösterilen elleri, bana göre ise pislik içindeki tırnakları! Ve ardından gelen kusma isteği!

Başak burcuyum ve sanırım buna istinaden ilginç takıntılarım vardır. 
Mesela, çoğu kişinin yemek yerken iğrenç bulduğu muhabbetleri ben rahatlıkla dinlerim. Yemeğimden çıkan kıldan ya da çorbamdaki sinekten tiksinmem, tabağımı yenilemem yeterlidir. Çünkü bunun bile isteye yapılmadığını, anlık oluştuğunu bilirim. Ama bir insanın içi pislik dolu tırnaklarla dolaşmasından iğrenirim! Hatta bende kusma isteği uyandırır. Ki bende tiksinti duygusu kolay kolay görülmez. Birinin tırnakları pislik içindeyse ve o kişi bundan rahatsızlık duymuyorsa, benim gözümde hiçbir değeri yoktur. Öyle biri benim arkadaşım bile olamaz. Bu kadar net! 

Yalnız hemen ekleyeyim; torna işi gibi sürekli makina yağı içinde vs çalışan arkadaşları konunun dışında bırakıyorum. Çünkü onların elleri ne yaparlarsa yapsınlar eskisi gibi olmuyor. Kendi yakınlarımdan biliyorum. Ama ellerini temiz tutabilmesi mümkün olan birinin nasıl o kadar pis tırnaklarla yaşayabildiğini, özellikle de nasıl yemek yiyebildiğini anlayamıyorum ve anlayamayacağım da. 

Ne erkekte ne de kadında uzun tırnağı sevmiyorum. Ellerinin güzel olup olmamasıyla da ilgilenmiyorum. Bakımlı olmasıyla da. Benim tek sıkıntım temizlik. Arkadaşlar lütfen o tırnaklarınızı temiz tutun. Tamam, uzatmayın demiyorum ama ne olur temiz tutun. Bayanlar için söylüyorum; o pislikleri ojeleriniz bile gizleyemiyor. 

O tırnakların görüntüsü aklıma geldikçe midem bulanıyor. :(

20 Mayıs 2016 Cuma

With Honors / İnsanlık Yolu

"Sen çok çaba harcıyorsun. Kazananlar yarışta olduğunu unutur, onlar koşmayı severler."


Ordu'dayken her akşam bir film izledik arkadaşımla. Onlardan biri de With Honors'dı. Birlikte izlediğimiz diğer filmleri düşününce aralarında şüphesiz en iyisi de bu filmdi. 

Filmin konusu kısaca şöyle; Monty Harward'da son sınıf öğrencisidir ve tek istediği tezini tamamlayıp onur belgesiyle okuldan mezun olmaktır. Tezini bitirmek üzereyken bilgisayarı bozulur. Elinde tek kopyası olan tezini çoğaltmak üzere dışarı çıkar ama bu kez de bir talihsizlikler serüveni ile düşer ve elindeki tez kütüphanenin alt katına düşer. Tezi almak için aşağıya iner ve orada yaşayan evsiz Simon ile karşılaşır. Simon tezi okumuştur ve yazdıklarının saçmalık olduğunu düşünür. Tezi vermek yerine Monty ile bir anlaşma yapar ve bunun üzerine olaylar gelişir. 

Filmin kadrosu da çok iyiydi. Oyuncular birbiriyle o kadar uyumluydu ki.. Filmdeki favorim ise Simon'du. Joe Pesci kesinlikle çok iyi bir oyuncu. Tüm o duyguları o kadar güzel yansıttı ve hissettirdi, gerçekten çok etkileyiciydi. İzleyenler bilir, üniversitedeki derste bir sahne vardı. Nutkumuz tutulmuş bir şekilde, sanki oradaymışız gibi izledik ve sahnenin sonunda oradakiler gibi biz de alkışladık. :) Müthişti! Film hem duygulandırıyor, hem güldürüyor hem de düşündürüyor.

"Kadınlar, kusursuz yaratıklar... Zayıf, şişman, sarışın, esmer farketmez. Bir kadın sana aşkını verirse, dünyada ondan büyük hediye olamaz. Seni daha uzun boylu, daha akıllı yapar, dişlerin daha parlak olur. Evet, kadınlar kusursuzdur. Kusursuz mutluluk verir, kusursuz acı çektirirler. Mutluğu ilk gördüğünde ve tanıdığında, acıyı ayrıldığında verirler."

Hala izlemeyenleriniz varsa, mutlaka izleyin. Harika bir dostluk ve insanlık dersi veriyor. ;)

11 Mayıs 2016 Çarşamba

Meydan Okuma 30. Gün (Kapanış)

Şimdiye kadar hiçbir meydan okumada istikrarlı davranamamıştım. Bütün sorularını cevaplayarak meydan okumayı tamamladığım için öncelikle kendimi tebrik ediyorum!

Bir aylık meydan okumanın kapanış sorusu şöyle;
blog yazmaya neden başladın? Blogunun ismi nereden geliyor?

Aslında ilk bloğum 2010-2011 gibi wordpress adresinden alınmıştı. O zaman sadece içimi dökmek için kullanıyordum ve tabi ki kimse okumasın diye de gizliydi. Sonra o hesabı tamamen sildim. Bu blogu da Ocak 2012'de açmışım. İlk zamanlar yazmıyordum, sadece yazanları takip ediyordum. Bir iki ay sonra yazmaya başladım. 2013 gibi keşfetmemesi gereken kişiler bloğumu keşfetti, bu nedenle bloğun bütün içeriğini sildim ve bir süre hiçbir şey yazmadım. Sonra tekrar yazmaya başladım ama bir daha kişisel bir şey yazmama kararı aldım. Sonra tabi bir şekilde kendimden bir şeyler paylaşmaya başladım. Çünkü bunun bir öneminin olmadığını farkettim. İnsanlar bilseler de bilmeseler de konuşuyorlar ne de olsa. Hatta fikir sahibi olmadığımız, bilmediğimiz şeyler hakkında atıp tutmaya daha bir meyilliyiz. O yüzden boşverdim, içimden nasıl geliyorsa öyle yazıyorum.

Blogumun ismi ise bir dizi repliğinden geliyor. Arkadaşımın altyazısını hazırladığı Me Too Flower isimli bir Kore dizisinde geçmişti.


Yani bloğumun isim annesi bir zamanlar çevirmenlik yapan arkadaşım Tukyu. :)
~
Sevgili Saçaklı'ya çok çok teşekkür ediyorum. Sayesinde güzel bloglar keşfettim, ilginç şeyler öğrendim. :) Benim için çok zevkli bir meydan okuma oldu.

Başka meydan okumalarda görüşmek üzere.
Kalın sağlıcakla. :)

10 Mayıs 2016 Salı

Meydan Okuma 29. Gün

Korkularınız neler?


Ne sen sor ne ben söyleyeyim. O kadar çok korkum var ki, hangi birini anlatsam bilemedim. :)) 

Öncelikle şu üstteki La Luna filminden olan kesit benim korkulu rüyam oluyor. Gerçek rüyadan (kabus) bahsediyorum yalnız, yanlış anlaşılmasın. Çok kez böyle bir rüyadan (ayaklarımı bir türlü yere basmadığı) korkuyla uyandığımı biliyorum. O yüzden böyle rüyalar görmekten korkuyorum. 

Sonracığıma, en büyük korkum yükseklik korkusu oluyor. O kadar ki, üst geçitlerden yürürken ortadan gitmeye çalışırım, aşağıya bakmamaya özen gösteririm. Mesela arabayla dağlık bir bölgeden gidiyorsak eyvahlar ollsuun! Zihnimde felaket senaryoları diziliverir. Kafamın içinde o araba kesinlikle uçurumdan aşağı yuvarlanır ve ben ölürüm. 

Ölürüm demişken, ikinci derecede büyük korkum da yanarak ya da boğularak ölmek. Normalde acıya dayanıklıyımdır. Sakar olduğum için, bir yerlerimi kesmem yakmam kaçınılmaz oluyor doğal olarak. Hastanede rahatlıkla kesip biçebilirler beni. Ama ne olursa olsun, özellikle denizde boğularak ya da bir yangında cayır cayır yanarak ölmek.. Allahım öyle ölümden korusun. 

Bir de çok absürd olacak ama şehirlerarası yolda yanlış otobüse binmekten korkarım. (yazar burda kendi kendine gülmekten birkaç dakika yazamadı) :D Nasıl bir şey o diye sorarsanız; yalnız yolculuk yapıyorsam eğer dinlenme tesislerinde otobüsten inmeye korkuyorum. Çünkü kendi otobüsüm yerine başka bir otobüse binebilirim, çok başka diyarlara gidebilirim. :D Doğup büyüdüğüm yaşadığım İstanbul'da yanlış otobüse binip, yanlış yerde inip ya da yanlış sokağa sapıp kaybolmuşluğum çoktur. Ama orda sorun olmuyor, bir şekilde evin yolunu bulabiliyorum. :D Şehirlerarası bir yolculukta.. Allah muhafaza. :D 

Bu kadar yeter bence. Yeterince rezil oldum. :D Son soruda görüşmek üzere. ^^